Monday, 13 July 2009

fenomeno R9

Bu adamı seviyorum. Luiz Nazario Da Lima Ronaldo, fenomeno, yani orijinal Ronaldo! Tartışmasız dünyanın gelmiş geçmiş en iyi golcüsü. C.Ronaldo dan şişirme bir fenomen yaratıldı. Bu aralar rüzgar ondan yana esiyor. Ama ne C.Ronaldo, ne İbrahimovic, ne Kaka, ne Messi ve ne de diğerleri Ronaldo ile boy ölçüşemezler. Bu adam sadece dünyanın en iyi golcüsü değil aynı zamanda en iyi futbolcusudur: felç eden hızı, öldürücü tekniği, futbol zekası, gücü, hava toplarına hakimiyeti, frikik ustalığı, uzaktan şut atma özelliği, her iki ayağını da etkili kullanabilmesi, çalım dehası ve üstün yeteneklerin bir kişide bir arada olduğu ender futbolculardan biri, belki de yeganesidir. Ronaldo demek inanılmaz (incredible) goller demektir. Oynadığı her takımda gol kralı olmuştur (sakatlık nedeniyle Milan hariç) : Cruzerio, PSV Eindhoven, Barcelona, Inter, Real Madrid…dünya kupalarında en çok gol atan futbolcudur. Katıldığı her organizasyonda kral olmuş bir futbolcu. FIFA ve UEFA tarafından 3 defa dünyanın en iyi oyuncusu seçilmiştir. Altın Ayakkabılar, dünya şampiyonlukları, lig şampiyonlukları, Uefa şampiyonlukları, Copa America şampiyonluğu,Olimpiyat madalyaları, Kıtalararası Kupa, Süper Kupalar… Bir insanın yaptığı işi sevdiği sürece en büyük engelleri bile nasıl aşabileceğinin en büyük timsallerinden biridir Ronaldo. O’na sadece bir futbolcu gözüyle bakmak haksızlık olur. Futbolu sevmeyebiliriz, futbol hakkında hiç birşey bilmeyebiliriz ama Ronaldo kesinlikle sadece futbol demek değildir. Çok iyi bir sporcu olmasının yanı sıra o bir sanatçıdır da aynı zamanda. Diğer futbolcular gözlerimize masaj yaparlarken o aynı zamanda ruhumuza da masaj yapan bir futbolcudur.

video
Üç kere çok ağır dizinden sakatlıklar yaşamıştır. Futbol hayatının 3-4 yılını bu ağır sakatlıklar yüzünden kaybetmiştir. Hiç kimse onun gibi ciddi sakatlıklar ardından geri dönüşler yapmayı başaramamıştır. Van Basten devam etmek için risk almamıştır. Şimdi siz bu adama bitti diyebilir misiniz? Tüm dünya futbol hayatı bitti derken , o üç kez geri gelmiştir. Comeback kavramını değiştirdi bu adam!
video
İmitasyonu olan C.Ronaldo ile kıyaslıyor futbol yoksunu zekalar. C.Ronaldo’nun bu kadar popüler olmasında Ronaldo’nun büyük isminin payı büyüktür. Bizim kulüp başkanları futboldan azıcık anlasalar, Guiza gibi 3. Sınıf çöplerle vakit kaybetmektense yaşayan bir efsane olan Ronaldo’yu takımlarına getirmeye çalışırlardı…hangi takımda oynarsa oynasın, böylesine büyük bir futbolcuyu seyretmek herkes için müthiş bir keyif. Teşbihte hata olmazdan yola çıkarsak, eğer futbolun bi Tanrısı varsa,o, kesinlikle Ronaldo’dur! Bitti denilen, 'fatboy' diye alay edilen Ronaldo şimdi ülkesinin en büyük kulüplerinden biri olan Corinthians için ter döküyor. Kaç golü olduğu takip edemiyorum artık, sanırım 15 golü aştı. Guiza tüm sezonda 10 gol mü atmıştı? Kapak olsun fatboy’un bu performansı herkese. Sadece topun filelerle buluştuğu gollerle ilgilenmiyorum (ki Guiza bunu bile beceremiyor). Ben golün hazırlanışı, estetiği, güzelliği, tekniği, zekası, seyir zevkiyle ilgileniyorum. Ve dünyada bunu Ronaldo’dan daha iyi yapabilen başka kimse yok. Dün youtube'a girip baktım, adamım ne yapmış diye. Son maçında hat-trick yapmış. Videosunu seyrederken inanın duygulandım. Corinthians oyuncularının, taraftarlarının yüz ifadelerini görmelisiniz. Yaşayan bir efsane onların takımında oynuyor. Topu onunla buluşturduğunuzda %90 gol olacağını bilmenin verdiği hissiyatı tahmin edebilir misiniz?
2010 Dünya Kupası yaklaşıyor. Böylesine büyük bir futbolcuyu son kez bu kupada seyredebilmeyi umuyorum. Ne Fabiano, ne Robinho, ne Pato, ne de Adriano onun alternatifi olamazlar. Bu fatboy şu anda Corinthians’ta çok iyi bir sezon geçiriyor ve 2010 Dünya Kupasında yer almak için ne kadar çok çalıştığını da biliyorum. Onsuz bir 2010 kesinlikle renksiz olur.
video
Onun olduğu yerde C.Ronaldo ve diğerleri ancak figüran olabilirler.
Vamos Ronaldo R9

Thursday, 9 July 2009

Böyle Buyurdu Nik

Uzun bir yazı olacak; formdayım. Bir kadeh içki alıp geçin okumak için ekranın başına. Kıyafetlerinizden de sıyrılın; çırılçıplak kalın. Aa, önyargılarınızı da çıkartın. Çıplak kıçınızla sandalyeye oturduğunuzda hissettiğiniz serinliği, önyargısız zihinle, yazımda hissedebilmelisiniz. Hakaret, argo, küfür, küçümseme, aşağılama, böbürlenme vs. gibi kavramları atın “geri dönüşüm kutusu”na. Böylece daha sonra onları geri getirebilirsiniz. Dönüyor dünya…

Altı yılımı geçirdiğim üniversitem bünyesinde yerleske.net adında öğrenci sitesi vardı. Oranın köşe yazarlarından biriydim. Orada uzun, ağır ve ciddi bir dille yazmaktan dolayı eleştirilirdim. O dönemde, yine asi olmama rağmen, argo dilini pek sık kullandığımı hatırlamıyorum. Özgür, dinamik, fonksiyonel ve yaşayan bir siteydi. Ufkunuzu açan, sizi devamlı geliştiren; yazar arkadaşlarınızın ve site üyelerinin yazılarını merakla takip ettiğim güzel bir platformdu. Şu an site çevrim dışı : “under construction”. Bu konuya neden değindim.. hah artık adult materyaller, bol küfürler ve argo dil içeren yazılar yazıyorum. Bu tarzı ,son dönemdeki ruh halime daha uygun buluyorum. Sert, patlamalı, gerçekçi ve diyalektiği olan yazılar…Yazılarımı çok kişinin okuduğunu göremezsiniz. Çok yorum yapıldığını da. Bu benim çükümde mi? Elbette hayır! Küçük çaplı okuyucu kitlemle etkileşimimiz gayet verimli. Hakaret içeren mailler de övgü içeren mailler de alıyorum. Doğrusu ikisiyle de ilgilenmiyorum. Noktalı virgülü yanlış kullandığımı söyleyen biri daha değerlidir. Eleştiri, ister yapıcı ister yıkıcı olsun: eleştirin kardeşim! Eseri yorumlayın. Eser sahibi boktan bir dünyanın boktan bir parçası nihayetinde. Yerleşke’den söz açılmışken üzerinde durmak istediğim bir nokta var. Orada müthiş insanlar vardı. Okuyan, yazan, eleştiren. Ben yurtdışına giderken 2005’te, fanzin dergi çıkartma projesi vardı. Yazılarımla, çalışmayla destek veremiyecek olsam da mali destek verme sözü vermiştim. Sonrasında birçoğuyla irtibatım kesildi, projenin akıbeti hakkında da net fikrim olmamakla beraber, iptal edildiğini biliyorum. Yerleşke'den iki değerli arkadaşımı ifşa ediyim (diğerleri darılmasın): iyi bir yönetmen olma yolunda hızla ilerleyen mantisfilm ve çok yakın bir süreçte profesyonel bir yazar olacağına inandığım endless. İkisiyle de gurur duyuyorum.
Yazım ana bölümler olarak Dünya, İş, Eş ve Din ekseninde devam edecek. Tabi bu ana bölümlerin içinde tali konulara dallanıp budaklanıcaz elbette. Uzun bir yazı olacak derken ciddiydim. Ben biramı açtım bile. Keyfini çıkarın.

Dünya

Her girdiğimiz yeni asırda, bu siktiğiminin dünyasını daha yaşanır kıldığımız masalından bıkan yok mu aranızda? Modern dünya, iletişim çağı, teknoloji çağı, küresel köy…Ulan dünya olarak daha Bosna’nın, Afganistan’ın, Irak’ın, Filistin’in acılarını saramamışken Uygurları öldürmek de nerden çıktı? Kıtadan kıtaya sirayet eden bir kısır döngü mü lan bu? Küresel bir savaşın eşiğindeyiz , ama herkes buna demokratikleşmenin sancıları olarak bakıyor ya da bana öyle geliyor. Dünya barışı, evrensel değerler, gönüllü kültür ve barış elçileri…Zifti asfalta dönüştüren bir silindir gibi tüm bu değerlerin üzerinden hep birlikte geçiyoruz. Bir sokak köpeği öldürüldüğünde dünyayı ayağa kaldıran kahramanlar nerde? Nerde barış gönüllüsü sanatçılar? Boktan bir futbol muhabbeti için program başına milyarlar alan dingolar nerde?

Bizler götü sağlama almaya devam ededuralım ; önemli olan önce milli menfaatler , sonra holding sahiplerinin, son tahlilde de kendimizin çıkarlarıdır. Zaten hep susmadık mı? İşimizi, makamımızı, eşimizi, dostlarımızı , canımızı kaybetmemek için hep sustuk. Söyleyeceklerimizle dalga geçilir diye sustuk. Notumuz kırılır diye sustuk. Taciz edildik, sustuk. Tecavüze uğradık, gene sustuk. Hayatlarımız çalındı, sustuk. Politikacılar bizi kandırdı, gene sustuk. Susmayı bilmenin erdem olduğunu bildiğimizden olsa gerek. Dünyayı foseptik çukuruna döndürmüş ve hergün içine sıçmaya devam ederken, hala polyanna hafifliğinde yaşayan nebati beyinlileri anlayamıyorum. Direkt adres vermiyorum ya, kimse nebati beyinli olduğunu üzerine alınmaz. Güzelliği-yakışıklığı, iyiliği, nezaketi başkalarına bırakabilirler ama aklı asla! Ve bu tip beyinlerin her zamanki kaçış argümanı şudur : “herkesin kendi doğruları vardır”. Siktirin gidin be ! Doğrularınıza sokayım. Kıçı kırık 2 sınavı geçtiğiniz, masa başı işe sahip olduğunuz, herkesin okuduğu kitaplardan bi düzüne okuduğunuz için doğrular türetebileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Gömülün mutlu dünyalarınıza. Dünyanın sadece sizin için yaratıldığını düşünerek hareket edin. Boş su şişesini arabanızın penceresinden dışarıya atın. Belediye çalışanlarının işi ne, di mi? Ormanlık alanlara gidin ve oraları sikipbırakın. Buna hakkınız var, siz bütün hafta boyunca çalışan, vergisini ödeyen bir vatandaşsınız, hem de dünya vatandaşı! Toplu ulaşım araçlarına, toplu işlem yapılan merkezlere hiç değinmeyeyim:

- Memur bey, şu yeşilli arkadaş sıra kaynatıyor.
- Geçin yerinize amınakoyim. Bütün gün sizin gibi adamlarla uğraşıyom ben.
- Ulan dallama, sen bizden kesilen vergilerle maaş alan bir memursun lan, sadrazam değil!
- Hasta etmeyin lan adamı, sen kimsin ki benim maaşımı ödiycen…

Memleketimden hayvan manzaraları. Buna benzer bir sürü örnek daha verilebilir. Misal polislerin sanki halkın üzerinde yer alan “üst insan” larmış gibi ortalarda dolaşmaları. Dallama bir valinin, MTA için çalışan bir mühendisi kıyafetinden dolayı herkesin içinde “türk milleti”(!) adına azarlaması. Başbakan osurursa, vali neden sıçmasın di mi?

Amerikan siyasetinin tüm karanlığını renginde saklayan Obama’nın da a.q. Bu herifi, cinnet geçirmiş yığınlar gibi, dünya için yeni bir umut, çakra olarak ilan etmemiz pek manidardır. Kenya-Konya-İslam üçgeninde kendimizden biri yaptık herifi. Amerikayı öcü gibi gören tüm ülkeler şimdi herifin taşaklarını öpmek için davetler gönderiyorlar. Dünyada yerlerde gezen Amerikan imajını iyileştirmek için en iyi yöntem seçildi : Obama. Yani bizdeki “çük Emrah”. Mazlumların ve ezilen siyahların sesi. Çoksesliliğin ve çokrenkliliğin (şimdi götümden uydurdum, dünya siyasetine hayırlı olsun) sembolü. Yazımı Michael Jackson ile noktalıyacam. King of The Pop! Az buçuk dinlemişiliğim vardır ama seviyorum denemez. Afrikada, sanat için bir çocuğu açlıktan ölüme terk eden fotoğrafçının hissettiğinden daha fazlasını hissetmiyorum Jackson için. Bizimkiler adamı yakında peygamber de ilan ederler. Yeni yetme züppelerin, daha bir şarkısını bile dinlemedikleri halde, komün bir taziye havasına bürünüp yas tutmaları pek manidardır:

- Aga duydun mu, Maykıl Ceksın ölmüş?
- Yapma ya, Allah rahmet eylesin moruk.
- Abi toplanalım da şarkıları eşliğinde yad edelim abimizi.
- Ok hoca, biralar benden…
- Lan Mahmut, aklıma gelmişken sabah senin hala ölmüş oğlum
- Kanserdi be abi….hadi geç kalma, 2-3 paket sigara da al..si yu

İş


Holding ailelerinin bir üyesi değilsek eğer, yaşamımızda zamanımızın çoğunu işimizle geçiririz. İşimiz önemlidir. Faturaları ödeyebilmek, karımızı/metresimizi/sevgilimizi elimizde tutabilmek, arabamızın modelini yükseltebilmek için önemlidir. Günümüzde, severek çalışacağın bir işe sahip olmaktan ziyade, iyi-kötü bir gelir elde edeceğimiz bir işe sahip olmak önemli hale gelmiştir. Küresel kriz, işsizlik bunlar tam bi son of a bitch tezgahı! Papyonlu ekonomi palyaçolarının ekonomik vaazları ile kafaları tütsülenen iş adamları ile sacın diğer ayakları olan hükümet, medya işbirliği tarafından kasıtlı oluşturulan işsizlik havuzundan şırıngayla su çekilen süreçlere “ekonomik kriz” diyoruz. Burada ekonometrik analizler yapacak değilim, sallayın çükünüzü bir sürü prof.,uzman var. Hükümetin elinde “girse kesin gol” gibi son derece sağlam bir dayanak var:

- Dünyada bir kriz var a.q. Biz her şeyi doğru yaptık. Bizim dışımızda gelişen bir maliyeti bize yükleyemezsiniz.

Ulan a.q. dümbüğü sen, zaten yokları oynayan, zar zor geçinen halkına bu maliyeti yüklüyorsun ya? Senin ülkende değil mi bir öğretmenin geliri bir polisten daha az olan? Senin ülkende değil mi emekliler kuyrukta, yoksullukta çile çeken? Senin ülkende değil mi sermaye sahibi ibnelerin karları %100 ü aşarken gıkı çıkmazken, şimdilerde vergi indirimi için ağlayan, şirketine, kendisine o paraları kazandıran iş arkadaşlarını kapı dışına koyan? Bu amınakoduğumun çocukları ülke bu zor durumları yaşarken hiç karsız çalışsalar bir süre olmaz mı? Yatlarındaki seks partilerine, metreslerine aldıkları hummer’lara ara verseler olmaz mı? Holdinglerin kokoş först leydilerini yardım, sanat çalışmalarına göndermeniz birçok insanın gözünü boyayabilir. Ulan sikik bir topluluk olan TÜSİAD zımni ultimatomlar veriyor bu ülkenin hükümetine be, kimsin lan sen? Kimse kimseye ekmek, aş falan verdiği yok! Bu kelimeyi kullananlara da ifrit olurum. Çoğu alınlarının teriyle, çalışarak, didinerek belki de hak ettiklerinden azını kazanıyorlar. Öyle holding , fabrika sahiplerine örtülü örtülü “binlerce insana ekmek veriyorlar” desteği çıkmanın bir manası yok. Çalışanlar dilenci veya köpek değiller. Kimse kimseye ekmek vermiyor; herkes ekmeğini taştan çıkartıyor!

Biraz sakinleşelim. Biralar da bitti a.q. Saat 00.50 bu saatte bira da bulamam. Kaçımız istediğimiz, sevdiğimiz bir işte çalışıyoruz? Kaçımız gerçekten yapmak istediğimiz bir işi yapıyoruz? Ya da kaçımızın bir işi yok? Öğretmen olmaya hak kazanıpta tekrar bir sınava girilen başka bir ülke var mı merak ediyorum.(öğretmen savunucusu gibi oldum bu gece) Kaçımız istemediğimiz bölümlerde okumak zorunda kaldık? Kaçımız kendimize en uygun olan işin ne olduğunu biliyoruz? Örneğin ben felsefede doktora yapmak istiyorum ama yapamıyorum, neden? Çünkü sayısal alandanım, başka fakülteden mezunum ya. İyi de nesi engel ki bunun? Her satır arasında sövmek de istemiyorum. Demokrasi, liberalizm, özgürlük cığırtkanlığı yapanlar aslında özgür olmadıklarını ne zaman anlayacaklar çok merak ediyorum. Postmodern kölelik dediğim şeyi burada tekrar etmiyim, şurdan bakın.



Burada eş kelimesini sevgiliyi, partneri, eşi kapsayan geniş anlamında algılayın. Yani karşı cinsle muhtelif derecelerdeki ilişkilerimizi kastediyorum. Ben de bir erkek olarak, karşı cinsim olan kadına yüklenicem elbette. Herkes kendini savunsun. Altta kalanın canı çıksın. Geçme Namık Kemal köprüsünden…Ben kendi eşime sesleniyorum :

Herkesin gördüğü yüzünü değil, tersini istiyorum senin... Görüneni değil görünmeyeni, istediğini değil istemediğini, verdiğini değil vermediğini ver bana... Yaprakların güneşte parlayan cilalı tarafını değil, altındaki matlaşmış yüzeyi; ay çiçeklerinin hep güneşe dönen yüzünü değil, hep yere bakan tarafını; utancını, korkularını, çirkinliğini istiyorum senin... Vahşi, ilkel, karanlık, korkunç, kıskanç, bencil tarafını istiyorum; çünkü gerçek sen busun! Bunu asla anlamayacaksın biliyorum; çünkü ona dayanamazsın, gerçek seni görmeye dayanamazsın; soğan gibi kat kat kalın zırhların içine gömersin onu... Giyinirsin, kuşanırsın, boyanırsın ama gizlediğin, görmek istemediğin o hilkat garibesi, o -şey- hep oradadır.

Şimdi bana, sevgiden yoksun, yüreği katılaşmış, uyuz herifin teki olduğumu söyleyeceksin. “Sen pis bir domuzsun” da diyebilirsin. Bunu bildiğimi yadsıyamayacak kadar çok yaşadım; ve tamamını görebilecek kadar uzaklaştım indiğim dağdan... İçindeyken, yaşadığın dağı nasıl göreceksin?

Seni, bir domuz olmaktan alıkoyan şey nedir? Arada sırada da olsa; sevdiğini, aşık olduğunu, onu arzuladığını düşünmek ve üstelik bir de, bunu düşündüğünü biliyor olmak mı? Eğer böyleyse, -bu gerçekse- sana domuz demek, domuzlara hakaret olur; bir pisliksin demeliyim; çünkü domuzlar, aşkı-sevgiyi içgüdülerine uyarak yaşarlar ve senin gibi, “Sevgi istiyorum! Aaah! Seviyorum!” kalpazanlığını sonsuz kere tekrarlamazlar.

İstersen başından aşağı bir naylon poşet geçirip, boynundan sıkıca bağla... Biraz sonra, “Oksijen! Oksijen!” diye çırpınmaya başlayacaksın. Normalde hiç farketmediğin, sıradan bir şeymiş gibi nefes alıp verdiğin bir maddenin, bir anda “en önemli şey” olmasını nasıl açıklıyorsun peki? Veya medeniyetten uzak çam ormanları arasında, ciğerlerine derin bir nefes çekip, “oooh!” diye rahatlamanı? İşte sevgi de böyledir; onu farkettiğinde ya ortadan kaybolmuştur ya da zevk sarhoşu olduğun için adını söylemek aklına bile gelmez. Şerefine!

Din

Son bölüme geldik. Bilincim kapanmadan tamamlasam iyi olur. Alkollüyüm ya, bu halimle din hakkında yazdığım için çarpılacağımı düşünenler müsterih olsunlar. Ben zaten çarpığım, normal bir adamın zoru ne ki bunları yazsın?

Tanrı’ya, puta, taşa, ota, boka ve envai şeylere inanlara bişiy dediğim yok. Keza ben de “az sonra bi bira daha içeceğime” inanıyorum. Benim dinim çok pratik ve basittir : “kendine yapılmasını istemediğin birşeyi başkasına yapmamak”. Günlük hayatımızda yerine getirilmesi çok basit olan, kafa karıştırıcı, sistematik unsurlar bulundurmayan; benim gibi gerizekalılar için dizayn edilmiş işlevsel bir yöntemdir. Büyük inananlara bakıyorum da ; namaz kılıyorlar, hacca gidiyorlar, sakallarına-sıkmabaşlarına dikkat ediyorlar, dualar ediyorlar vs. Görünürde her şey mükemmel. Müstesna şahsiyetler hepsi. Kendi dininden olmayana , hatta dini olmayana gayet de hoşgörülüler. Bir yerlerde yanlış şeyler, kötü şeyler yapıldığında “inanan biri böyle yapmaz, inansaydı bunu yapmazdı” gibi laflar etmezler. Din dışı kişiler için fetvalar vermezler. Hoşgörülü, naif, sıcak, anlayışlı, saygılı, yeni fikirlere açık harika insanlardır onlar. Dünyada yeşeren tüm güzelliklerde onların sidikleri, kötülüklerde ise inanmayanların zehirleri vardır. Nah! Bu yazdıklarıma onlar bile inanmadı.(kendimi kategorize etmek zorunda değilim, o yüzden böyle yazdı öyledir gibi şeylerle kafanızı sikin, serbest)İki de bir kitap böyle diyor, peygamberin sünneti bu, bilmem hangi hoca efendinin osuruğu okunmuşmuş vs demeyi kesin..bunları bir geçin, sen ne diyorsun sen!? Kendi düşüncen, fikriyatın yok mu senin? Hangi dinden olursan ol, neye inanırsan inan ok ama ortak yaşam alanını senin inançlarına göre şekillendirme, senin anlayışına göre, kitabına göre düzenlemek..hah orda dur bakalım. Ne zaman ki kendinizden olmayana gerçekten hoşgörüyle bakmayı öğrenirsiniz, ne zaman “ aa o yaptı çünkü inançsızdı” zihniyetini terk edersiniz, ne zaman inanan-inanmayan, Müslüman-Hiristiyan çetelesini tutmayı bırakırsınız o zaman ortak platformda buluşulabilir. İnancınızı inandığınız şeyle yaşayın bizle değil. Herkes inanmak zorunda değil. İnanmayan birine karşı en ufak önyargısı olanın inancından şüphe ederim ben. İnanç için insan öldüren, insan lekeleyen, iftira atan, cezalandıran, yargılayan kişiler foseptik çukurundaki farelerden farksızlar. Cemaatlerde, ayinlerde neler döndüğünü de biliyoruz. Sizler hoca efendilerinizin eteklerini öpmeye devam edin ama sakın bunu telkin etmeye kalkışmayın. Önce insan olmak, sonra din! İnsan olmamızı sağlayan şeyin din olduğu yanılgısına da düşmeyin. Sen insanlığının kaynağını dinden alıyorsan, iyi insan olmak için dine ihtiyaç duyuyorsan zaten boka batmışsındır.

Ezana da karşı olduğumu bu vesileyle ifade ediyim. İnanan-inanmayan birçok insanı rahatsız eden bu uygulama miadını çoktan doldurmuştur. İlk zamanlarda saatin olmaması dolayısıyla çıplak sesle namaza çağrı olarak okunan ezanın günümüzde artık işlevi kalmamıştır. Sizin dilinizle konuşayım, farz değildir, kitapta farz olduğuna dair bir veri yoktur. Her sünneti yerine getiriyor musunuz da komün halinde yaşanılan bir çağda birçok insanı rahatsız eden, uykularını bölen, bebekleri uyandıran bu uygulamayı ifa etmede ısrarcı olursunuz? Dine saygısızlık çıkışıyla da gelmeyin sizi sığ beyinliler. O zaman ben de günde beş kere kendi dinim olan Rammstein’i böğürte böğürte herkese dinleteyim. N’olcak canım, katlanıverin beşer dakikadan…
Beynim sikildi. Artık yatıyorum. İyi uykular.

Edit : Star Gazete, Turkey
Amerikalı pop yıldızı Madonna, Polonya'nın başkenti Varşova'da 15 Ağustosta vereceği konser öncesinde bir grup radikal dinci tarafından protesto ediliyor.

Monday, 6 July 2009

Hayat'a

"Düşmüşüm bir çukura canım yanıyor
Yaşasam mı ölsem mi karar vermek zor"


Damarlarımdaki asil kanda sevginin pigmentleri yok!
Ne anlamı kaldı damardan girdiğimiz devrimlerin?
Bitti!Bitişim bitti.
Sonda,en dipteyim.Daha ötesi yok!


“İnsanın kendisine, filozofların ‘galaktik bakış açısı’ dediği bir bakış açısı vardır. Yani insan, kendisine dışarıdan bakar. Bu bakış açısına ‘kozmik bakış açısı’ da denilebilir. Kendinize böyle baktığınızda, evrenin sonsuzluğunda minik bir nokta gibi görünürsünüz. Hayatınız, zamanın sonsuzluğu içinde anlamını yitirir. Günlük uğraşılarınız sıradanlaşır ve altınızda homurdanarak akan ölüm ırmağının sesini duyarsınız. Kendinize dışarıdan baktığınızda ve bunu çok uzaktan yaptığınızda, olaylar anlamını/önemini kaybetmeye başlar. Bu türden filozoflara, yani hayata çok uzaktan bakan filozoflara örnek verilecek olursa; Tolstoy, Nietzsche, Camus, Sartre, Schopenhauer gibi isimler sayılabilir. Bu filozofların ortak noktası, hiç değilse hayatlarının bir bölümünde aşırı karamsar olmalarıdır. Çünkü, hayata fazlasıyla kozmik çerçeveden bakmışlardır. Halbuki, günlük hayatın içine girdiğinizde, kozmik bakış açısından kurtulduğunuzda, yani kendinize dışarıdan bakmadığınızda minik şeylerden keyif almaya başlarsınız. Sohbet etmekten, arabayla bir hafta sonu gezintisinden, piknik sepetinin içindeki soğuk bir biradan, yeşil otların üzerindeki hayatın sonsuz çeşitliliğinden, oltanın ucunda çırpınarak gelen balıktan, güneşin doğuşu ve batışından... Demek ki; bu boktan hayatla başa çıkabilmek için, kendine fazla uzaktan bakmayacaksın, fazla anlam peşinde falan koşmayacaksın.
Bazı şeyleri, Tolstoy’un büyük hayranlık duyduğu köylüler gibi siktiredeceksin gidecek. Bahçeni sulayacaksın ve ortaya çıkan ürün karnını doyuracak... ”

Basit gerçeklikten kopmak için, kendimize hayati yalanlardan kurulmuş bir dünya yaratmaktan başka çıkar yol yok gibi görünüyor. Irvın Yalom’un dediği gibi; “En büyük görevimiz, yaşamı destekleyecek kadar sağlam bir anlam icat etmek ve bu anlamı ortaya koymadaki kişisel katkımızı inkar etmektir...”

Tuesday, 30 June 2009

Bu Yazının Kendisiyim

"Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?"

"Bir hilkat garibesiyim. Adımı bile kendim koymadım. Dışımda gelişen sebepler yüzünden; zaman, mekan ve ölüm boyutlarıyla tanımlayabildiğim, bilmediğim bir ortamda kendimi fark etmeye çalışıyorum. “Kendini fark etmek”eyleminin çok acı verici bir deneyim olduğunu biliyorum; çünkü, varlık bilinç düzeyinde fark edildiğinde, “ben ve diğerleri” şeklinde bir ayrım başlıyor. Bir köşede oturup, varlığımı fark etmeden, zamansız bir ortamda sonsuza kadar oturabilirdim. Dışımdaki sebepler yüzünden artık benim için zaman başladı; bir isim sahibi olmanın bedelini yalnızlıkla ödemek zorundayım. Aslına bakılırsa; bir tarz, bir kimlik ya da bir isim sahibi olmak için özel bir çaba harcamadım, bu yüzden; fırlatılıvermişlik duygusu hakim... Sanki ıssız bir adada, bir şişenin içine koyulduktan sonra okyanusa fırlatılmış, sahibinin çaresizliğine hizmet eden, kurtarılmaya muhtaç birinin kurtarılması için açılmayı bekleyen, hapsedilmiş bir mesaj gibiyim. Belki de o kadar kötülük doluyum ki, şişeye kapatılmış kötü cin gibi sırf benden kurtulmak için birileri tarafından hapsedildim.

Burada olmayabilirdim. Olmasaydım da olurdu; mutlak bir gerekliliğimin bulunduğunu sanmıyorum. Bu yüzden varlığımın bir anlam taşıdığı söylenemez. Burada olmayı istedim mi, hatırlamıyorum. Belki de benim seçimimdi. Kendimi somut, yani elle tutulup gözle görülen bir bütün olarak algılamaya başladığım şu andan itibaren, artık asla eskisi gibi olamayacağımı anlıyorum, çünkü; sadece varlığım bile karşılıklı etkileşim yolu ile değişimlere sebep oluyor. Bir bütünün kendisinin farkında olmayan bir parçasıyken, özgürlüğe kavuşmanın, başka bir deyişle bütünden ayrı olarak kendimi algılamanın cezasını ağır bir sorumlulukla ödeyeceğimi anladım. Hem kendime karşı, hem de algı alanıma giren diğerlerinin tümüne karşı, ister istemez yüklendiğim bu sorumluluktan, utanma duygusu ortaya çıkıyor. Çırılçıplak, içi dışı bir, saydam dedikleri bir yapıya sahip olmayı çok isterdim, ancak; varolduğum andan itibaren diğerleriyle kuracağım ilişkiden sorumlu tutulduğum için, kendimi koruma iç güdüsüyle, kendim bile fark etmeden koruma duvarları örmek zorunda kalıyorum. Buradaki zaman ve mekan diliminde uygulamak zorunda kaldığım bu strateji yüzünden, yıllar sonra belli davranış kalıplarının tutsağı haline gelebilirim. Otomatik olarak biçimlendirilen bir nesne olmak, üstelik bunun farkında olmak pek hoş değil doğrusu...

Madem ki buradayım, artık devam edip etmemek benim elimde değil; çünkü kendi benliğime, özüme, yaptığım işe kadar her şeye yabancılaştım. Dolayısı ile kendi seçimlerimi uygulama şansım azaldı, ama hiç yok değil. Seçimlerimin hangisi benim, hangisi dış etkenlerin etkisinde şeklindeki bir soruyu kendime sorduğumda işin içinden çıkamıyorum. Akvaryumdaki balıkları düşünün; ne zaman yem vermek için camı tıkladığınızda hepsi aynı yerde toplanıyorlar. Tıklama sesine şartlanmışlar, ama; hep aynı yerde toplandıkları için aslında balıklar da sizi tıklamaya şartlamış olmuyorlar mı? Neyse, bütün mesele hangi davranışın gerçekten bana ait olduğunu kestirebilme şansımın artık olmadığı... Dış koşulların etkilerini kendime aitmiş gibi algıladığımın farkında olmayabilirim. Somut varlığım yokken böyle sorunlarım yoktu, çünkü; etkileşimde bulunabileceğim bir dile sahip değildim. Kendimi ifade etme fırsatı bulduğum anda, tüfeğin icadıyla başlayan bozulma sürecinde olduğu gibi, güçlü olmak arzusunun önüne geçemiyorum. Kendimi imha etme konusunda yeterli cesaretle donatılmadım. Beni buraya bağlayan, sürekli gelişmemi ve güç elde etmemi isteyen, özgür irademin dışında daha güçlü bir irade var sanki...

Karanlıkta, film başladıktan sonra salona giren, yer gösterici olmadığı için nereye oturacağını bilemeyen bir seyircinin şaşkınlığı var üzerimde...El yordamı ile ilerlemekle, bir ışık beklemek arasında tereddüt yaşıyorum. Perdede belli belirsiz görüntüler yakalıyorum ama sanki doğrudan benimle ilgili olmayan, dışımda gelişen şeyler bunlar. Beklediğim ışık, yer gösteren fener olamaz, çünkü; “şaşkınlığımdan faydalanıp, kendine bir üstünlük payesi çıkarıyor” . O ışığın benimle değil, oturacağım yerle ilgili olduğunu sanıyorum. Benimle ilgili olsaydı,” ışık ve ben” şeklinde ikili algılamaz, ikimizi bir bütün görürdüm. Kavram olarak bile, “öteki” olmazdı.

Her neyse, kendime has olduğumu bilmenin yalnızlığı var üzerimde... Özgün ve tekim. Kendimi tamamlanmış olarak, bir bütün halinde göremediğim için istediğimi yapabilme özgürlüğüm yok. Dışsal faktörler iç özgürlüğüme, yani kendimi gerçekleştirme olanaklarını seçmeme engel oluyor. İster istemez; iplerimin beni oluşturan güçlerin elinde olduğunu sanıyorum. Bu güçleri tanımıyorum. Bilinmezin içindeki kaos deyip geçilebilir. Gidilecek yerden çok gidilen yol önemli. Her başlangıçta bir niyet vardır. Niyetsizlik de bir niyettir. Yola çıktıktan sonra başa dönülemez, çünkü; başlangıca dönme çabası yolculuğun bir parçası haline gelir.

Varlığımdan koptuğumun farkındayım. Burada olmak ve sonrasız bir anın tadını çıkarmak varken, kendimle gereksiz polemiklere giriyorum. Bir çeşit kendinden uzaklaşma, gizli bir ölüm arzusu, yok oluşun getirdiği sorumsuzluğa duyulan özlem olabilir. Ben sadece bu yazının kendisiyim sonuçta...Hepsi bu."

Sunday, 21 June 2009

Bilinç, Sanat, Mizah, Eleştiri, Genel Kültür ve Vidanjörler Üstüne Bir Deneme

İnsan denen mefhum hakkında bilinen bir yığın şeye rağmen hala bu evrenin en bilinmez unsurlarından biri olmaya devam etmekte bence. İnsan içinde yaşadığı evreni merak eder, araştırır ve içindeki öğrenme isteğini sürekli biler ve geliştirir. Öte yandan insan egosu ve iç dünyası ile yapayalnız bir tür olmasına rağmen, tabiat ve diğer türlerle baş edebilmek için olsa gerek, bir arada yaşamak gibi bir enstrümanı keşfedip, üstelik bunu sürü psikolojisi formatının da çok ilerisine taşımak gibi bir zafer elde etmiş bir varlıktır.

Özetle insan vardır ve var olduğunu anlayacak bir bilince sahip olduğu için belki de var olmanın bedelini ödemek gibi ağır bir külfete katlanma zorunluluğu ile cezalandırılmış, tek türdür bu gezegende. Yani var olmak gibi laneti, reva görmüştür tanrı ona.Yine insanın bilinen özelliklerinden yola çıkarak, ödediği bu bedelin bir geri dönüşünü yaratmaya ve tanrıdan bunun hesabını sormaya kalkışması kaçınılmazdı. Ve insan tanrının akıl edemediğini akıl etmeyi başardı. Sanatı keşfetti. Ve kendisini yaratan tanrının ona verdiği hem ödül hem de çektiği cezanın ortak nedeni olan bilince ek olarak, yaratma yeteneğine de ortak oldu tanrının. Tanrı bundan başlarda pek rahatsız olmasa da, zamanla tepkisini belli etmeye başladı. Bunu tanrının yeryüzü temsilcileri ile sanatçıların arasının pek iyi olmamasından anlayabiliriz. (bülbül hoca ve kilise korolarını saymazsak tabi).

Sonra sanat dallandı ve budaklandı. İlk zamanlarda çok küçük bir azınlığın uğraşı olan sanat, gerek insan neslinin niteliksel kazanımları,gerek sanatın dallarının artması neticesinde kendisi ile iştigal edenlerin sayısını artırdı. Bu arada insanlar, toplumsal yaşayışın ana kurallarını koymaya başlamışlar, yasa yapmaya ve otoriter biçimde idare edilen kurallı topluluklar oluşturmaya başlamıştı bile. Ama doğası gereği bir yaban hayvanı kadar özgür olmayı isteyecek kadar aykırısından tutunda ağılı, merası ve yakasında ipi boncuklarla süslenmiş çanı olduğunda, kendini son derece mutlu zannedebilecek bir koyun kadar munis olanına kadar çeşitli bireyleri olan bu topluluk, bir konuda bir türlü konsensüs sağlayamıyordu. Kararları alanlarla, bu kararlara uyanlar bir türlü anlaşamıyor ve sürekli çatışıyorlardı.

Ateşi kontrolü altına alan, tabiatla baş etmenin, avlanmanın, tarımın, barınmanın ilkel de olsa yöntemlerini geliştiren atalarından kalan mağara resimlerinin üzerine sanatta yenilikler ekleyen insanoğlu biz, torunlarına da tekerlek ve yazı ( bizim kuşağımızda bunlara elektro manyetizma ve transistoru ekleme başarısını nükleer enerji ve bu prensiple çalışan bomba üretmek gibi bir basiretsizliği ekledi ) gibi olağanüstü faydalı buluşlar ve kesici, delici hatta ateşli silahlar gibi tehlikeli oyuncaklar icat edip, miras bırakmışlardı. Ve insanlık yönetenle yönetilen arasındaki çatışmaya neden olan uyuşmazlığı yumuşatmak işini tanrıya havale etmiş, tanrı da yeryüzüne bir takım elçiler, temsilciler göndererek, yönetilen kalabalıkların yöneten azınlığa itaat edip, başta emekleri olmak üzere her şeylerini, en fazla da çoğunluğun potansiyelinin oluşturduğu gücü, itirazsız sömürtmesini sağlıyordu. Hatta bu işi yapmak için tapınaklar, yöntem ve yordamlar geliştirilmiş,sadece farklı dini ayinlerle sömürülen kalabalıklar, sadece bu farklar için bile ayrı kavimler olmaya ve hatta birbirleriyle savaşmaya başlamışlardı artık.

Tanrının akıl edemediğini akıl eden insanoğlunun en büyük keşiflerinden biri olan sanat, insanoğluna özgür olmayı, eşit olmayı salık veriyordu. Fakat insanoğlunun sayıca çoğunlukta olan kısmını iktidardan ve iktidarın nimetlerinden mümkün olduğunca uzak tutulmakta ve en cüzi payı almaya devam ediyorken, bunun yarattığı gerilimi sanatın ve dallarının görsel, işitsel ve manevi hazları ile yatıştırıyorlardı ruhlarında. Bu çelişki, modern sanat akımları ve modern sanatçılar ortaya çıkana kadar çelişki olarak bile görülmedi fazlaca. Sonra bir gün, birileri bu çelişkinin insanlık tarihinde oluşturduğu uzun soluklu ironiyi açığa kavuşturdu. Artık modern çağların yeni düşünce tarzı, modern olmak gibi bir derdi vardı insanoğlunun. Bir yandan da uygarlık fırını, komedyayla başlayan ve insanlığın serüveni boyunca bireysel olan mizahi şahsiyetleri daha kıymetli hale gelecek biçimde pişirmiş ve servise hazır hale getirmişti.

Artık modern çağın insanı odağında sadece kendinin olduğunu zannettiği daha rahat, daha eğlenceli, daha kendi şekillendirebildiği bir hayatı, teknolojik ve sosyal devrimlerle yaşarken, bir yandan da farkında bile olmadığı bir batağa gittikçe saplanıyordu. Başta sanat olmak üzere, kendi emeğini ve kalabalık olmanın yarattığı potansiyele karşılık gelen yazgısal kaybını önlemesi muhtemel tüm değerlerini hızla önemsizleştiren, varolmanın kahrına rağmen keyfini sürmesine yol açan taraflarını sevimsizce kemiren ve tamamıyla kendi yarattığı bir bataktı bu üstelik. Artık yaşayışın kriterleri moda ve popülizm gibi kavramların cirit attığı insanların kişisel alanlarına kayıyordu büyük bir hızla. Toplumsal ve uzun soluklu akımların ve kuralların yerini kişisel ve güncel trendler almaya başlamış, insanın kendini yaşamın odağında sanmasına yol açan bir illüzyon başlamıştı. İnsanlık tarihi için çok küçük sayılabilecek kadar bir zaman önce, tanrıya aynı biçimde inanmadığı için birbirini boğazlayan kavimler artık diğer insanları (örneğin barış yada demokrasi için savaşarak {barış= petrol demokrasisi=diğer yeraltı kaynakları}) başka gerekçeler ve yöntemlerle hem daha zahmetsizce boğazlamakta ve bunu yaparken eline kan bile bulaştırmamakta idi.

Artık yaşasın dı ! İnsan özgürdü ! Yaşamın tam odağında kendisi var dı ! Ya da öyle sanıyordu. Tamam eskiden, yani modern çağdan önce de insanlar özgür değildi, her ne kadar olumsuzluklar çağı da olsa modern çağlar ötekilerden asla kötü değildi. Yapılan ve hayatı kolaylaştırmakta sınır tanımayan buluşların sayısı ve kullanım alanları öyle çoktu ki ! Haftalık bir derginin tirajı, yüz yıl evvel gezegendeki bütün yazılı materyalin birkaç yüz misli idi. Artık infilak edip, kendini kanser edecek nükleer santralleri ve tarım ilaçları da vardı, teşhis ve tedavi için kullanabileceği manyetik rezonans cihazları ve tedavi yöntemleri de. Lazerle bozuk gözleri, salatalık sütüyle sorunlu tenleri iyi etmekte idi.

Başta sanatçılar (Örn: Tarkan, Seren Serengil, Arto, Aldo,Fatih Ürek vb…) olmak üzere insanoğlunun bazı fertleri ise ilk çağlardan beri sömürülüp durmanın, artık adına kısaca sermaye denmeye başlayan dünya malının, çalışıp didinen yani fiziksel anlamda üreten değil de, diğer nüfusa oranla bir avuç denebilecek kadar az sayıda insanın elinde toplandığı gerçeğini, türlü çeşitli yollarla hatırlatmaya devam etmekteydiler sürekli olarak. Üstelik bu durum, sadece adına ülke denen ve sınırları olan tanımlanmış alanlarda yaşayan insanlar arasındaki ekonomik farklılıklara yol açmakla kalmamış, ülkelere göre de farklar yaratmaya, bazı ülkelerin efendilerinin bazı ülkelerin hizmetkarları kadar pay almasına yol açmıştı dünya nimetlerinden.

Ama bu hatırlatmalar gittikçe sanayileşen sanatın, ve özelliklede modern çağın en büyük marifeti olan sanatı, eğlence dünyasının baş rol oyuncusu haline getirmesinden faydalanarak, sanatı sermayenin emrine sunmuştu bile. Sanatçıların çoğu, bu çatışmayı yaşamlarında ve yapıtlarında hissetmeye, hissettirmeye devam etmekteler hala. Bu açıklanabilmiş bir durum değildir. Eğlence anlayışının sanatı, sermayenin emrine soktuğu aşikardır; ama bu sermayenin zaferi midir yoksa zaafı mı bilinmemektedir.Tek bilinen, iyi bir sanatçının ya da sanat eserinin bedelini sermayeye ödeterek yaptığı ve sermayeyi eleştirdiği bir dünya görüşünün, insanoğluna faydalı mı yoksa zararlı mı olduğu gerçeğinin net olmayışıdır. Ayrı bir orta sınıf güruhu dolmuştur dünyada artık. Hatta sanat o kadar içi boşaltılabilir hale getirilmiştir ki, tanrının yeryüzündeki elçilerinin, günümüzdeki tutumundan anlayacağımız üzere, tanrı da artık kızmamaktadır eskisi kadar, sanata ve sanatçıya.

Ve insanoğlu, serüveninin takvim tutmaya başladığından beri geçen üç bininci yılına doğru giderken, olgunlaşmadan çürümeye başlayan bir meyve tadında sallanmaktadır artık,evren denen ağacın bir dalında. Bunların tümünü birden aklından geçirip, kaleme almaya kaktığında, bencileyin insanoğlunun birinin, kafası karışmakta, genel kültürünün ne denli kifayetsiz olduğuna biraz daha ikna olmakta ve Hawkingin büyük çatırdı, tanrının ise kıyamet dediği o büyük vidanjörü sabırsızlıkla bekliyor olmanın yarattığı kara mizaha da sinsice gülümsemektedir artık.