Thursday, 28 May 2009

Fısıldayan Ses


1.Sezon

İnsanlar , “özel hayat” adı altında bazı şeyleri ( izin verdikleri dışında ) gizlerler: Zayıflıklarını, utançlarını, komplekslerini, sırlarını, aykırı düşüncelerini, sevişmelerini, işemelerini…
Bununla birlikte yukarıda saydıklarımla aralarındaki korelasyonun güçlü olduğu bir çok şeyi de ortaya sererler: Diplomalarını, güçlü yanlarını, farklarını, arabalarını, ahlaklarını, kalçalarını, adalelerini, güzelliklerini…
Ambalajlama konusunda bu kadar iyi olan tek hayvan türü olmalıyız; en tehlikelisi de…

Bugün biraz Freudçuluk oynayacağım, onu da aşan. “Çuvaldızı kendine batırmak” sittiğimin deyimini arada sırada hatırlarız ya, hah işte ben kazığı çoktan kendime batırmış biri olarak üzerime işlenmiş ejderha dövmesi gibi taşımaktayım; hatta çok hoşuma gitmiş olmalı ki hiç de çıkarmamışım, arası sırası yok ! Kendini alabildiğince becermiş, becermeye de devam eden biri olarak son günlerde favori deyimimdir ‘kendini becermek’. Yalnız aletin evren mi yoksa beynim mi olduğu karanlık noktasını henüz aydınlatabilmiş değilim. Açık olan tek şey becerdiğim vajinanın kendim olduğu gerçeğidir.
Nietzsche okumuşlar, artı anlamışlar “üst insanı” bilirler. Yükseldiğin zaman yukarı bakmak zorunda değilsindir çünkü zaten yukarıdasındır. “İnsan Alt Edilmeli”… ne çarpıcı, ne doğru !

Bugünlerde hergün yaklaşık 5 km koşuyorum kendimden uzaklaşabilmek için. Eskiden koşarken kafamdaki düşünceler tarafından becerilmezdim ama artık bu durum koşuya da sirayet etmiş durumda. Bir kulüpte oynamayı bırakalı ve ciddi antrenmanlar yapmayalı 1-2 yılı aşmıştır. Tekrar bünyemi , bedenimi, ciğerimi zorlamak harika bir duygu. Terimin alnımdan süzülerek gözbebeklerimi yakması, kalbimin dışarı fırlayacakmış gibi çarpması, tamamen tükendiğimde “ savaş şimdi başlıyor” diyerek daha süratli koşmak ve nefes nefese kalmak…akabinde soğuk bir duşla ödüllendirilmek…nasıl bu kadar ara verebilmişim, şaşıyorum. Beynimi kemiren düşünceler, farkındalıklar, normal olamama hali gittikçe ağırlaşan şizofrenik bir boyut kazanmakta buna mukabil dışarıdaki hayat hep aynı kalmakta. Annem babam hala aynı, fuck’ılası akrabalar da iş dünyası, siyaset arenası da hep aynı . Eski sevgililer, eski eşyalar, eski alışkanlıklar hep aynı. Sittiğimin dünyasında , Lost deyimiyle “ The Others” lar hayatlarını ego ve öğretilmiş amaçlar uğrunda tüketirlerken farkındalık yaşıyor olmamaları onları normal ve mutlu kılarak varoluş sancısı çekenlerin çemberi dışında tutuyor. Onların güçlü motivasyon enstrümanları vardır: Aşk, din, para, şöhret…

2.Sezon


( Koşarken aklımda tezahür eden bir olayı anlatıyorum )

“ …bir haftada Lost’un 3 sezonunu bitirdim. Üçüncü sezonun son bölümünün sonlarına doğru , saçı sakalı birbirine karışmış, hergün bindiği uçağın düşmesini dileyen, bitmiş durumdaki Jack’in Kate’i arayıp havaalında görüşmek istediği sahne beni etkiledi. Adadan o insanları kurtarmak için herşeyi yapan Jack şimdi tekrar oraya dönmek istiyordu ama neden? Bunları aklımdan geçirirken o adada olmayı ben de diledim, uçmadığım halde uçağımın düşmesini ben de istedim. 30 yaşında cool, hoş, kafası çalışan ( others’ lara göre ) ama hep terkedilen bir adamım. Kendimi bildim bileli çalışmaktayım. Çıktığım kariyer basamaklarından tepe taklak yuvarlanmış biriyim.Kendimi sabote etmiş biriyim de denilebilir buna. Politik olamamak gibi zaaflarım da var. Üniversitenin ürettiği, bana öğrettiği bilgilerin iş hayatında kullanmada sermaye sahiplerinin geleneksel beyinleri ve egoları ket vururken, yaptığım işte sırf çok iyi kazanıyorum diye mutlu olmayı ve oluruna bırakmayı pek beceremedim. Bilimsel ve veri tabanlı çalışma anlayışı içime işlemişken geleneksel iş yapma mantığının büyük holdinglerimizde bile hakim olduğu bir ortamda artık olmak istemiyorum. Tenzih edeceğim firmalar ve şahıslar elbette vardır. Bilgi üreten, sorgulayan, geliştiren, kar odaklılığın hakim olmadığı üniversite atmosferi bana çok daha uygun gibi görünmekte. İki ay önce, doktora yapmaya karar verdim.Bunun için ilk olarak KPDS ve ALES sınavlarına girdim.

Konu dağılmasın, hala aklımda spontane beliren mülakatı anlatıyorum. Doktora mülakatına gireceğim üniversiteye Çağan Irmak panelist olarak katılmıştı. Saatime baktığımda mülaakata henüz bir saat vardı. Panele bir göz atmak istedim. İçerisi kalabalıktı. Öğrenciler heyecanla soru sorabilmek için sıranın onlara gelmesini bekliyorlardı. İçeride gazeteciler ve televizyoncular da vardı. Sıkılmıştım. Cevabını çok merak ettiğim bir soruyu sormak isteyerek elimi kaldırdım. Çağan beni işaret ettiğinde tüm salon sessizliğe büründü ( ya da bana öyle geldi ). Soğukkanlıkla ‘ Sayın Irmak, Issız Adam filminizi izledim ve doğrusu Ada karakterinize bayıldım. Biliyorum birçok erkek Issız Adam’a bakarak etrafına “ aynı ben lan, ben de onun kadar hatunlar götürüyorum” yönüyle bakmıştır. Kendimi tenzih etmiyorum, ben de aynısıyım, merak ettiğim şudur: Ada’ya ayrılmak istediğini söylediğinde sokağa taşan dram sürecinde Issız Adam ( karakterin ismini hatırlayamadım ) Ada’ya “ Kanımda mikrop var, söküp atmak istiyorum ama yapamıyorum. Seni mutlu edemem” demişti. Benim asıl merak ettiğim sizde de bu mikrop var mı, varsa aşısı sizde mevcut mu, mevcut ise bana da 1-2 doz verebiir misiniz? ’ sorumu sordum. Cevap verilmedi. Beynim kendi ilişkilerime yoğunlaştı. Harika zaman geçirdiğim harika kadınlar girmişti hayatıma. Şimdi ise yalnızım. 2-3 tanesi hariç kalanları benden nefret ediyorlar. Kadınlarla ilgili eğer bir şansım daha olacaksa bunun son fırsatım olduğunu düşündüm. Issız Adamın düştüğü duruma düşmeyi istemediğimin farkındalığına vardım; ve kendi Ada’mı ıskalamamak için hazır olmam gerektiğinin de.

Saatime tekrar baktığımda mülaakata 10 dakika kaldığını gördüm. Hemen mülakatın yapılacağı salona doğru fırladım. Bir kurul önünde mülaakat başladı. Klasik ve teknik sorular soruldu. En sonunda neden doktora yapmak istediğim soruldu. Cevabım aynen şöyle oldu:
‘ Bakın, doğru adayı seçmeye çalıştığınızı biliyorum. Kendimi size çok iyi pazarlayabileceğimi de biliyorum. Fakat bunun yerine izin verin de düşüncelerimi ifade edeyim. Yaşım 30. Birçok işte çalıştım. Alttan üst kademeye kadar bir çok görev aldım. Buraya sadece 3 milyon işsizden biri olduğum için gelmedim, buraya diğer iş alternatifleri tükendiği için gelmedim. Buraya para için de gelmedim. Para için gelmiş olsaydım eğer, sizin en azından 2 katı maaşınızı bırakıp istifa etmiş olmazdım. Para benim umurumda değil. Para elbette yok sayılamaz, önemlidir. Ama ben parayı bir BMW, bir villa, yeni oturma grubu ya da yeni bir cep telefonu alabilmek için istemiyorum. Akşam eve geldiğimde kitabımı okurken yudumlayacağım viskimi alabilmek, mecburen oluşacak olan su, elektrik,internet, telefon, kira vb. faturalarımı ödeyebilmek, kitaplar alabilmek, deniz kenarında bira içebilmek, seyahat edebilmek, dostlarıma kahve ısmarlayabilmek için istiyorum. Akademik hayata katılmak istiyorum çünkü özel sektörün salt kar amacı güden anlayışının yer aldığı, sermaye sınıfının kazancını artırmak en azından sabitlemek için çevresine şirin gözükmek için birçok şeyi hukuka ve etiğe uydurarak faaliyet gösterdiği, sosyal adalet ve gelir dağılımı konularının onlar için sadece amaca giden yolda göstermelik kullanılacak araçlarmış gibi algılandığı bir atmosfer benim kişiliğime uygun değil. Pazarlama gurusu veya Koç olmak ise hiç umurumda değil ( burada daha sert olup “pipimde değil” demek isterdim ). Kafayı Nietzsche ile bozmuş biri olarak diyebilirim ki dünyanın en akıllı adamı o’dur. Ama ben dünyanın en büyük adamlarından biri olan Atatürkün yolunu seçmek isterim. Birşeyleri değiştiren, birşeyler yapan, dönüştüren, inşaa eden. Kendimi kendimden kurtarmak, değiştirmek istiyorum. İşte bu yüzden aranıza katılmak istiyorum. Teşekkürler’ “. Bla bla bla…
Koşarken aklımda beliren mülaakat işte buydu. Yaşam çelişkilerde dolu. Zaten dolu olduğu tek yanı bu! Birçok normal insanın sahip olduğu yaşama sahip olamayacağım açık. Bazen Kurt Cobain gibi kafama sıkmak istediğim de olmuyor değil. Zaferin yaşamaya devam etmek mi yoksa ölebilmek mi olduğu konusunda tıpkı kendimi becerdiğim aletin ne olduğu konusundaki gibi belirsizlik var. Bir kere bu anafora kapıldın mı kurtulmak çok zor oluyor. Sen çıkmak için her kulaç atışında dipsiz kuyuda bir adım daha aşağıya düştüğünün farkında olmazsın. Araf’tayım ve hangi yoldan gitmeliyim bilemiyorum. Dünyanın saçma sapan şeyleri aklımı yitirmemek için gerekli ama diğer yandan da bunların saçmalık olduğunu fısıldayan çok daha güçlü bir ses var beynimi .iken!

3.Sezon

Sonuç bölümünde yazıdaki ana mesajı vermem gerekirse; diyeceğim şudur : Yaşamı biz seçmedik, ailemizi, komşularımızı, rengimizi biz seçmedik. Değerli-değersiz, vasıflı-vasıfsız, paralı-parasız, eğitimli-eğitimsiz gibi bize yüklenen sıfatların izafiyetinden bahsetmeme gerek yok herhalde. Anadolunun ücra köşesinde doğan biri ile en iyi hastanelerde, en iyi doktorlar refakatında doğan holding mensubu biri eşit haklara sahipmiş. Daha vasıflı, daha ehil, daha akıllı olduğumuzu ıspat etmek için türlü sınavlardan geçmemiz gerekiyormuş. Hayatın her alanında karşılacağın durumlar için uydurulmuş prosedürler, kültür kalıpları, teyamüller, vecizeler varmış. Masallar, ninniler, hikayeler…
Bizden uymamız beklenen rota : iyi eğitim almak, iyi para kazanmak, evlenip çocuk yapmak,topluma faydalı olmak, modern uyuşturucularla uyutulup büyüklerimizin dediklerini yapmak. Mesaj mı? Git kendini fazla becermeden…

Thursday, 14 May 2009

TT Net ADSL ( Adab-ı Dumur Shizofren Lokasyonu )

Dün gece bir habere rastlayınca beynimden vurulmuşa döndüm. Tüm bildiğim ve o esnada epeyce üretken olduğum küfürleri 20 Mbps hızla sıraladım. Öncelikle haberi aynen aktariyim akabinde görüşlerime yer vereyim.

" Türk Telekom yeni internet tarifesinde önemli değişikliklere gitti.Türk Telekom, bugün başlattığı yeni tarifesi ile daha önce 1 Mbps hızında sunduğu erişim hizmetini sekiz katı hızına çıkararak, yaklaşık aynı fiyattan sunmaya başladı.
Kurum, bugün yaptığı toplantıda 8 Mbps hızında internet erişimini tek tarifede topladığını açıkladı.
Yeni tarifeye göre daha önce 1 Mbps bağlantı hızını 4 GB, 6 GB ve sınırsız kota seçenekleri ile sunan Türk Telekom, yeni tarifesinde bu bağlantı hızını 8 Mbps'e çıkarıyor.
Belirlenen yeni toptan satış tarifesine göre Türkiye'deki Internet Servis Sağlayıcılar'ın (ISS) daha yüksek hız ve daha uygun fiyatla hizmet sunabileceği belirtiliyor.

YENİ FİYATLAR

Toplantıda konuşan Türk Telekom Pazarlama ve İletişim Başkanı Erem Demircan, yeni 8 Mbps hızı için fiyatların ISS'lerin daha önceki kar marjları ile orantılı hesaplandığında yaklaşık olarak şu seviyelerde oluşacağını söyledi:

Aylık Kota Eski 1 Mbps Fiyatı Yeni 8 Mbps fiyatı

4GB 26.8 TL 29 TL

8GB 36 TL 39 TL

Sınırsız 46 TL 49 TL

Fiyatlara tüm vergilerin dahil olduğunu söyleyen Demircan, sınırsız kota seçeneğinin ise isminden anlaşılacağı gibi sınırsız olmadığını, kullanıcılar tarafından suistimalini engellemek için aylık 15 GB'lık bir kota ile sınırlandırıldığını da açıkladı.
Demircan bu sınırın ay içerisinde aşılması durumunda, kullanıcının internet erişimin kesilmeyeceğini fakat 512 Kbps hızına düşürüleceğini de sözlerine ekledi."


Satır arasındaki tehtidi gördünüz mü? " SUİSTİMALİ engellemek için aylık 15 GB' lik bir kota ile sınırlandırılıdığını... sınırın aşılması durumunda hızın 512 Kbps'ye düşürüleceği..."

1- Genel resim ile sanki tüketici lehineymiş gibi gösterip, satır aralarında gizlediği apaçık soyguncu, hilebaz, tekelci zihniyetini ortaya koyan böylesine adi bir uygulamayı kınayarak, tüm Tüketi Hakları Koruma Derneklerinin ve duyarlı vatandaşların bu duruma tepki göstereceğini umuyorum.

2- Ben Türk Telekom ile ADSL sözleşmesi imzalarken 1024 Kbps hızında SINIRSIZ bir hizmeti aylık belirli bir rakamı ( 49 TL ) ödemek koşuluyla imzaladım. İmzalamış olduğum sözleşme dışındaki herhangi bir tarifenin maliyetini rızam olmadan zımni veya alenen üzerime yıkmaya hiçbir kurumun gücü yetmez.

3- 8 Mbps hız tarifesine geçmeyi düşünenleri uyarırım; kotalı iseniz 4-6 GB'lik kotanızın dolması 2-3 gününüzü alır, sınırsız tarifede iseniz 15 GB' lik kotayı 5,5 saatte aşmanız olasıdır. Benim gibi e-mule ve torrent kullanan sınırsız tarife kullanıcıları ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.

Gelelim işin özüne; "Suistimali önlemek için 15 GB lık sınır..." ne anlama geldiğini Türk Telekom yetkilileri derhal açıklamalılar ve halktan özür dilemelidirler. Ne demek lan suistimal? Tabii ki sınırsız tarifeden yararlanıyorsam 15 GB ı geçeceğim, hatta 100 GB ı dahi aşaçağım, bundan sana ne? Elbette içinde porno, DVD, müzik, audiobooks, belgeseller, araştırmalar, resimler, muhtelif bilgiler olacaktır..hayata dair ne varsa, kendi keyfim neyi istiyorsa içinde onlar olacaktır...

Asıl suistimali Türk Telekom tekelci ve fırsatçı zihniyetiyle kendisi yapıyor olmasın? 3 yıldır ADSL abonesiyim, bu süreçte ADSL imin bağlı olduğu sabit telefon hattımla 1 tane bile görüşme yapmamışımdır. Her ay 10 TL ödüyorum, bu bir soygun değil mi? Pakistan ve Hindistanda bile yok bu be !

2008 ITIF Geniş Bant Sıralama Raporu'na göre, Türkiye geniş bant internet (DSL) ücreti en pahalı ikinci ülke.

30 OECD ülkesini kapsayan geniş bant raporuna göre, satın alma gücü paritesine göre dolar üzerinden aylık en pahalı ücret sıralamasında Meksika 18,41 ile ilk sırada bulunurken Türkiye 15,75 dolar ile ikinci sırada yer aldı. Çek Cumhuriyeti ise 9,70 dolar ile üçüncü sırada yer buldu.

Ücret sıralamasında 0,13 dolar ile Japonya en ucuz ülke olurken, bu ülkeyi 0,33 dolar ile Fransa ve 0,35 dolar ile İsveç onu takip etti. 30 ülkenin ortalaması yaklaşık 3,77 dolar düzeyinde gerçekleşti.Geniş bant internetin girdiği evler sayısında yüzde 93 ile Güney Kore ilk sırada bulunuyor. Bu ülkeyi yüzde 83 ile İzlanda ve yüzde 77 ile Hollanda takip ederken, Türkiye yüzde 23 ile Polonya ile birlikte 26. sırada bulunuyor.

Mbps üzerinden ortalama indirme (download) hızı sıralamasında da Japonya 63,6 ile birinci, Güney Kore 49,5 ile ikinci ve Finlandiya 21,7 ile üçüncü sırada bulunuyor. Türkiye ise 2,0 ile Çek Cumhuriyeti ile birlikte yine 26. sırada yer bulabildi. 30 ülke arasında Mbps olarak ortalama indirme oranı 9,2 seviyesinde bulunuyor.

Buyrun size yukarıda nesnel veriler de sundum, dünyanın en kalitesiz, yavaş ve pahalı interneti bizde olmasına rağmen Türk Telekom hala halkın karşısına çıkıp göz boyayabiliyor. Hadise olayının göstergelerden biri olduğunu söylemiştim, ne demek istediğim şimdi daha iyi anlaşılmıştır diye düşünüyorum.

TEKELCİ-SOYGUNCU KURUMLAR ve SUSAN TOPLUM İSTEMİYORUZ!!!

Wednesday, 13 May 2009

Olur Da Hadise Kazanırsa...

İki hafta boyunca haber dahi izlemek için televizyonu açmayacağım, hatta radyo dahi dinlemeyeceğim !

Bu kızı her haber arasında, reklamlarda, bilboardlarda görmekten bıktım usandım. Ne güzel, ne seksi ne de şirin gelmekte bana. Ki Jenifer Lopezden çakma kalça figürleri ile birçok hemcinsimin "blowjob" ve "doggy" hayallerini süslese de bende bu izlenimi bırakabilmiş değil bilakis çok itici ve samimiyetsiz gelmekte. Backroundu olmadığı halde bir anda onu pop ikonu haline getiren "sürü psikolojisi"nin ürünlerinden biriyle daha karşı karşıyayım. Hadise ve Eurovision beni neden bu kadar ırgalıyor diye sormanız doğaldır. Hadiseden bir fenomen yaratılması fikrini kabul edemiyorumdur belki, yıllarını sanata vermiş gerçek sanatçıların değerinin bilinmeyip boktan 1-2 şarkının sahibinin bu kadar cilalanıp,benim gibi düşünenlere geri zekalı muamelesi yapılmasını kabullenemiyorumdur belki...

Yarışma daha başlamadan sırf bu "ithal seks ve şirinlik ikonu"na beslemeye başladığım negatif düşüncelerimin sonucunda tüm şarkılara bir göz atmıştım. Hadiseye şans verdiğimi söyleyemem ama bu yarışmanın başlı başına saçma sapan oluşundan onun da kazanabileceği ihtimali dün gece ayyuka çıktı. Ben şimdiden protestomu edeyim de daha sonra bu hatunun cıvık söyleşileri, o programdan bu habere gezişinin kritiğini yapmaktan kendimi alıkoyayım.

Ha, saçmalığın içinde favorin kim derseniz, elbette Patricia Kaas ( France ).

Hadise
siz günler dileğiyle...

You know what, Fuck you I'm fed up with you, I'm not as good as you? Fuck no, I'm better than you.

Wednesday, 25 March 2009

Çıldırtan Diyaloglar

1. Savunulabilir ki ispatlanamaz olan şeyler yokturlar.
Ama çoğu insan bunu şöyle düşünür:
"İspatlanamaz olan şeyleri istediğimiz şekilde yorumlayabiliriz"

B- Ne gibi?

A- Örneğin ben bakmazken şu akvaryumdaki balık hala orada mıdır?


B- Elbette.

A- İşte bu senin yorumun. Sen bana ispatlayabilir misin bunu?

B- Hımmm. Belki...
Sen bakmadığın bir anda fotoğrafını çekerim onun.
Sen fotoğrafın çekildiğini görürsün ama balığı görmezsin.
Sonra beraberce filmi banyo ederiz ve onu görürsün.

A- Hımm. Olabilir. Belki bakmadığım bir tek anda balığın orada
olduğunu ispatlamış olabilirsin ama bu bakmadığım tüm
anlarda da orada olduğunu ispatlamaz.

B- Balığı videoya çekerim.

A- Video filminde sahneler arasında yani iki ekran taraması arasında
bir boşluk vardır, ya balık o anlarda yoksa.

B- Ama sen şimdi konuyu saptırıyorsun. Ona bakarsan balığa
baktığın anlar arasında da boşluk var. Çünkü gözünün algılama
hızı saniyede 20-25 kare.

A- Doğru. Ama bu sadece bir örnekti. Hem ben konuyu tümüyle
balık örneği üzerine kurmak istemedim. Ben ispatlanabilir
ve ispatlanamaz olan şeylerden söz ediyorum. Örneğin şimdi
ortaya çıktı ki balığa sürekli bakıyor olmamız onun sürekli
var olduğu anlamına gelmiyor.

B- Ya ne anlama geliyor. Sence balık saniyenin yirmide birinde
başka bir yere gidip geliyor olabilir mi?

A- Onun doğal yeteneklerini düşünürsek hayır.

B- Peki, başka ne olasılık var?

A- Hımm. Belki de televizyon görüntüsü örneğini ele alabiliriz.
Televizyonda iki görüntü arasında, saniyenin yirmide birinde
görüntü nereye gidip gelir?

B- Tabii ki hiçbir yere. Her görüntü ayrı ayrı taranarak oluşturulur.

A- Belki bizim balığımız da öyledir.

B- Nasıl yani?

A- Ayrı ayrı oluşturulmuştur.

B- Hey bu olmaz. Televizyondaki görüntünün iki karesi farklı iki
karedir. Biz burada tek ve aynı balıktan sözediyoruz.

A- Tek ve aynı balık olduğunu nerden bilebiliriz ki. Hem zamanın
bir anındaki balık zamanın bir sonraki anındaki balıkla aynı
olsaydı, zamanın geçmediğini en azından balık için geçmediğini
söyleyebilirdik.

B- Belki de zaman geçmiyordur.

C- Hey, bakın deminden beri sizi dinliyorum ama söyledikleriniz
oldukça saçma şeyler. Özellikle seninki. Ama sen de saçmalamaya
başlayınca nesnel gerçekliği kurtarmak adına birşeyler yapmaya
karar verdim.

B- Bak arkadaşım, ben saçmalamaya başlamadım, hem kimse
seni konuşmaya da davet etmedi.

A- Bence konuşmak istediği şeyler varsa konuşsun. Hem belki
tartışmamız daha çabuk biter.

B- İyi öyleyse. Ama şunu belirteyim ki ben belki de zaman
geçmiyordur diye laf olsun diye söylemiştim.

A- Belki laf olsun diye söyledin ama bana bir ilham verdin,
ispatlayabilir misin bana zamanın geçtiğini?

B- Haydaa! Şimdi sen ciddi misin?

A- Sen zamanın geçtiğini düşünürken ne kadar ciddiysen ben de
zamanın geçtiğinin ispatlanması konusunda o kadar ciddiyim.
Bu benim hakkım.

C- Yaa, bak arkadaşım. Zaman geçiyor, çünkü demin konuşuyorduk.
Bu iş bu kadar basittir. Demin konuşuyorduk ve hala konuşuyoruz.
Demek ki arada bir zaman süresi geçmiş.

A- Ben geçerken görmedim.

C- Ne demek ben geçerken görmedim.

A- Demem o ki, şimdi kalkıp kendimi çürütmek için sana yardımcı
olmayacağım. Yapabiliyorsan bunu kendin yapmalısın.

B- Deminki konuşmayı hatırlamıyor musun?

A- Diyelim ki hatırlıyorum. Bu neyi ispatlar?

C- Tabii ki konuşmanın olduğunu şaşkın!

A- İyi de, akşamki rüyamı da hatırlıyorum ama o olmamıştı.
Hem ayrıca gene olup da unuttuğum o kadar çok şey var ki,
hafızama bırakın kesin ve %100 güvenmeyi, belki de
hiç güvenmemeliyim.

B- İyi de onu hatırlaman onun olduğunu gösterir.

A- Ya yanlış hatırlıyorsam.

B- O zaman bile bir şey olmuştur, fakat sen yanlış hatırlarsın.

A- Peki, olmuş olması da yanlış hatırlanamaz mı?

C- Bir hatırlama varsa şu anda olmamış ve geçmişte olmuş
bir "şey" vardır. Bu da zamanın geçtiğini ispatlar.

A- İyi ama ben şu anda geçmişte olmuş varsaydığım bir şeyin
hayalini kurmuş olabilirim.

B- Şu andan bahsetmen bile zamanın varlığını gösterir, zamanın
var oluşu ise zamanın geçişidir şüphesiz.

A- Şüpheli...

B- Ne şüpheli?

A- Tabii ki zamanın geçtiği. Zamanın geçmesi iki an arasındaki
değişimle tanımlanabilir. Tek bir an, şu an, bunu ispatlamaz.

C- Peki sen hiç bilmediğin, tatmadığın birşeyin nasıl hayalini kuruyorsun?

A- Aslına bakarsanız hayal diye düşündüklerim, gerçek diye sandığım
şeyleri taklit etmiyor. Şimdi ben buraya bir çizgi çizebilirim
ve bu daha önce hiç çizmeyi bilmediğim bir çizgi şekli olabilir.
Hem hayal niye gerçeği taklit etsin veya ona bağımlı olsun, bu
hep gerçek vardır ama hayal yoktur düşüncesinden kaynaklanıyor.
Kim ispat edebilir bana gerçeğin var ve hayalin yok olduğunu?
Belki de gerçek hayali taklit ediyor ve ona bağımlı!?

C- Sen daha önce yüzlerce kez çizgi çizdin. Bu kavramı biliyorsun. Hem
elini rastgele hareket ettirsen bile daha önce çizmediğin bir çizgi ortaya
çıkardı. Ayrıca çizdiğin bir çizginin aynısını bile çizmek istesen
bunu beceremezdin bence. Çünkü tıpatıp aynı olmazdı.

A- Niye bu yolu zorlayayım ki? Neden ben bilmediğim bir şeyin ya da
yaklaşık olarak bilmediğim, hiç bilmediğim bir şeyin hayalini
kuramaz mışım?

C- Kuramazsın çünkü bir başlangıç ve dayanak noktan olmaz. Hayaller
bile birşeylere dayanmak zorundadır.

A- Dayanmak zorunda olduğunu ispat edebilir misin?

B- Neden hep biz birşeyler ispat etmek zorundayız. Sen hiçbir
şeyi kanıtlamaya çalışmıyorsun, herşeyi çürütmeye çalışıyorsun.
Kanıtlamak zordur, çürütmek kolay.

A- Neden kanıtlamak zor olsun çürütmek kolay. Çürütülemeyecek
şekilde kanıtla, kanıtlayabiliyorsan. İkinin iki olduğunu kanıtlamak
kolaydır, çürütmek zor. Hem ben ispatlanamazlık üzerinde
duruyorum. Söylediğim şeylerin ispatlanabilir olduğunu savunan sizsiniz.

B- İkinin iki olduğu sadece bir kabuldür. Bu kabulle başladıktan sonra
nasıl çürütülebilir ki, zaten kabul ederek başlıyorsun. Hem ikiyi
kavramsal olarak biz yarattık, iki iki'den başka ne olabilir ki?

A- Üç olabilir.

C- Karşı çıkmak uğruna tutarsız oluyorsun. Bu saçmalığı daha ne
kadar sürdürebilirsin ki... Karşı çıktığın şeylere içten içe
inanmıyorsun. Yoksa bizim aramızda anlamlı bir şekilde varlığını
sürdüremezdin, etrafındaki insanlarla uyumlu ya da yarı uyumlu(!)
ilişkiler kuramazdın.

A- Üstünlüğü ele geçirdiğini sanıyorsun değil mi? Yanında senin gibi
konuşan beş kişi daha olsa bahse girerim kendinden daha emin
olurdun. Ya yüz kişi olsa veya yüz bin? O zaman benim
haklı olabilme olasılığımı düşünmeye bile değmezdi. Benim amacım
haklı çıkmak değildir, yanımda kimseler olmuş veya olmamış
farketmez. Benim gücüm kendimden gelmez. Ben gerçeği
arıyorum. Yolumu aydınlatan onun ışığıdır. Sahte olanın
desteğe ve yandaşa ihtiyacı vardır, sürekli kendisinin
onaylanmasına ihtiyacı vardır. Gerçek ise tek başına
bile olsa eninde sonunda galip gelecektir. Şimdi anlıyor musun
gerçeği arayan bir kişi ile onun etrafındaki gerçeği aramayan
bir grup ya da bir yığın insan arasındaki uyumlu ya da
yarı uyumlu ilişkileri? Bu ilişkiler uyumsuz bile düşse sence
kim ya da kimler, kime ya da kimlere ayak uydurmalıdır.
Görünüşte hep şöyle olmuştur ki; çoğunluk güçlü ve haklıdır.
Oysa onların gücü sahtenin gücü de olabilir. Ama bu güç
aynı karanlığın üstüne ışık düştüğünde hiç var olmamış
gibi yok olması gibi yok olabilir gerçek ortaya çıktığında.

C- Gerçek uğruna uzun bir söylev çekiyorsun. Ama bir saattir
gerçeğin gerçekliğini kabul etmiyorsun. Bunu bizim mi söylememiz
lazım. Kendi konuştuklarının farkında değilsin. Söylediklerinin
toplamda iler tutar bir yanı yok.

Saturday, 10 January 2009

Kukla

Hayatın ring hattında seyrederken, unuttuğum duyguları bir dost teşvikiyle su üstüne çıkardım bu gece. İçinde asaletten iz olmayan damarlarıma rock şırıngası enjekte ettim: Yaşar Kurt. Kısık bir ses, hafif deformasyona uğramış kulaklar ve beyni şarkılardan alkol güzelliğinde uyuşmuş halde geldim eve. Ve şimdi bu satırları yazıyorum,yazmalıyım da. Araf'ın çıkmaz sokaklarında çıkışı araken, atık su gibi içine düştüğüm fosseptik çukurunun mazgalından seyrekçe gördüğüm bir silüeti şimdi güneş netliğinde görüyorum. Sevdiğim şeylere zaman ve yer ayırmak ; müziği, rock'u canlı performans senteziyle duyumsamak, sosyal rolüme aldırış etmeden kafa sallamak, toplum piramidinde giymek zorunda kaldığım tüm maskeleri çıkarmak; yanıbaşındaki dostla, etrafında hiç tanımadığın insanlarla senkronize şarkılar söylemek...Alışamadım, Hadi Baba Gene Yap, Haydi Erkekler Savaşa, Kamyonlar Kavun Taşır, Kukla, Martı, Korkuyorum...

Kukla

Kuklayım ben kuklayım
Annem giydirdi beni
Babam boyadı yüzümü
Öğretmenler doldurdu içimi

Herşeyi onlar öğretti
İşe ne zaman gideceğimi
Ne zaman işten çıkacağımı
kaç paraya çalışacağımı
Onlar Öğretti
Kuklayım ben kuklayım!

Oyumu kime atacağımı
Akşam kaçta yatacağımı
Çişimi nereye yapacağımı
Nezaman güleceğimi
Nereye gömüleceğimi
Onlar Öğretti
Kuklayım ben kuklayım!

İpimi çekersiniz, oynamaya başlarım
Düğmeme basarsınız, ağlatmayı becerirsiniz

Yalnız birşeyi unuttu bunlar
Yalnız birşeyi unuttu bunlar
İpler kimin elinde?
İpler kimin elinde?
İpler kimin elinde?
İpler kimin elinde?


Yaşar KURT

Uzun bir aradan sonra, kayıp şehrin kayıp kızını, güzel bir insanı görmek çok güzeldi. Benim gözümde gerçekten iyi bir yazar olan Merve'ye teşekkür etmem gerekiyor, fanusumu kırdığı için :) Ayrıca yazarımız konser görüntülerini gönderirse buraya edit etmekten üşenmem ( eşşek değil ya ) :) Kendisini Bursa'da daha sık görmek istediğimizi belirterek, tüm hedeflerini gerçekleştirebilmesini dileriz.