Friday, 31 July 2009

Azınlık Gruplar


Toplumda bir azınlık grubunun üyesiyseniz, yaşam yazgınızda sorunlara yol açabilir. Sırf başkalarından ‘farklı’ olduğunuz için size karşı ayrımcılık yapılır ve bunun sonucu olarak aşağılık kompleksi geliştirirsiniz. Aynı şey belirgin fiziksel ya da beyin özürleri olan kişiler, daha yaratıcı olanlar(dolayısıyla daha az uyum gösterenler), belirgin bir şekilde uzun ya da kısa boylu olanlar, daha az güzel olanlar, daha zayıf olanlar, karşı cins yerine kendi cinslerinden olanlara daha fazla bağlananlar ve hatta yaşıtlarına kıyasla daha akıllı ya da daha yetenekli olanlar için de geçerlidir.

Ancak bu durum etnik azınlıklar için çok daha geçerlidir. Zenci, melez, yahudi, alevi ya da Kürtseniz, bu yüzden yaşam yazgınız sizi yetenekleriniz, kişiliğiniz ya da sizi siz yapan diğer yanlarınızla değerlendirmek yerine, size teninizin rengi, ırkınız, hatta yaşadığınız bölge ve yer nedeniyle bir etiket yapıştırır.

Objektif bir açıdan bakıldığında, bunun kadar büyük bir saçmalık olamaz dersiniz. Gerçek değerinizin ne olduğuna bakılmaksızın böylesi bir yaşam yazgısı sizin seçeceğiniz partiden, oturacağınız yerden, okula gittiğiniz yere, kiminle evleneceğinizden önünüze hangi iş olanaklarının çıkacağına kadar her şeyi size empoze edecektir. Böylesine bir yaşam yazgısının etkisiyle bir yandan kendinizi yetersiz hissederken diğer yandan da dünyaya karşı burukluk ve düşmanlık duyarsınız. Sanırım dünyadaki terörün artmasındaki nedene de bir cevap olabilir bu. Her iki durum ve bunların arasındaki nüanslar benlik imgenizi ve yaşam felsefenizi önemli ölçüde etkiler. İnsanlar hiçbir zamanda ve çağda yeterince çağdaş, insancıl, demokratik, duyarlı olamayacaklardır.

Yazmaya yönelmek öncelikle azınlık olmayı göze almaktır. Yazan azınlıktadır! Yazar, ideal okurun kendisidir. Dış dünyaya ve okura karşı birinci dereceden bir sorumluluğu yoktur yazarın. Kendine, yazının iç dinamiklerine karşıdır asıl sorumluluğu. Yazısını oluştururken en son düşüneceği şeydir okur.

Her toplumda egemen akıl tüm algı alanlarını kodlayarak, toplumsal sağ duyuya dönüşür. Bu olgu, toplamımızın bileşkesi olarak bizi esir alır ve zamanla yerleşik ezberleri yaratır. Yazmanın amacı, bu klişeleri, ezberleri, kuralları aşındırmak olmalıdır. O nedenle yazmak uzun-ince-dar bir yoldur. Bu yolu geçmek için ağırlıklardan kurtulmak gerek.

Azınlıklar, sosyal olarak görünür bir değişmeye yol açmasalar bile, bireylerin algı veya yargılarını değiştirebilir. Pek çok kişi grup halindeyken çoğunluk etkisine uyma gösterip tek başına kaldığında tekrar eski pozisyonuna dönebilir; burada sanki grup halindeyken kolektif kimliğe bağlanış ve daha sonra tekilliğine dönüş söz konusudur. "Azınlıkların kimliği sosyal olarak tanınmak ve görünür hale gelmek üzere giriştikleri etkinliklerde ve farklılıklarının talebi ve bilinci içersinde oluşmaktadır". Azınlık bireyleri için farklılıklarında sosyal olarak tanınmak, etkinin dinamiğini oluşturur.

Ya "marjinaller"?

İnsan hayatı, duygu ve yönelimleri bir çizgiyle sınırlandırılabilecek kadar basitmiş gibi çizgiyi aşanlara marjinal deniveriyor (margin=sınır). Gey, lezbiyen bireyler, vicdani redciler, ateistler, komünistler hep bu marjinal olarak nitelenen gruba dahiller. Marjinallerin sayıları azınlıklardan da az olmakla -ya da öyle görünmekle- birlikte en çok ezilen ve zarar gören grup da yine onlar. Bunun sebebiyse çoğu zaman örgütlü olmamaları ve toplumsal yapıyı oluşturan ataerkillik, erkeklik, evlilik, askerlik gibi temel kavramları sarsan varoluşları. Türkiye'de azınlıklar ve marjinaller yok edilmek isteniyor. Neden mi? Kimin çizdiği belli olmayan bir çizgiyi aştıkları için. Fakat “varolmak çizgiyi aşmak demektir”. Hepimiz ısrarla aşıyoruz o çizgiyi ve devam edeceğiz... Kimimiz dinimizle, kimimiz dilimizle, kimimiz düşüncelerimizle, kimimiz de cinsel yönelimimizle!

Monday, 27 July 2009

Yaşamdaki Paradoksal Döngü


Tamirci iseniz, eğer size getirilen malları çok iyi tamir ederseniz, işiniz giderek azalır ve kazancınızda.

Eğer üretici iseniz, ürettiğiniz malları çok iyi ve çok dayanıklı yaparsanız, bir ürünü bir kişiye bir kere satabilirsiniz. Evladiyelik olur ve gene satışlarınız düşer.

Bir yerde çalışırken işinizi en iyi şekilde yapmanız demek, işleri en iyi şekilde otomatize etmeniz/programlamanız/planlamanız demektir. Öyle ki, işler siz olmadan da yürür. Yani kendinizi gereksizleştirirsiniz.

Kimsenin hasta olmaması doktorların işine gelmez. Kimsenin kavga etmeyip, birbirlerinden davacı olmamaları avukatların işine gelmez. Savaşların bitmesi askerlerin işine gelmez. Enerjinin bedava olması enerji üreticilerinin işine gelmez. Herkesin kendi kendine çok iyi öğrenebilmesi öğretmenlerin işine gelmez. Toplumdaki tüm işlerin sahipleri vardır, ve işlerin gereksizleşmesi sahiplerini de gereksizleştirir. Aslında tüm toplum bir yandan iyiyi istediğini söyleyen öbür yandan peynir parçasını kendi tarafına çekmeye çalışan karıncalar gibidir. Gizli bir, 'daha iyiye karşı direnç' gömülüdür sistemin içinde. Herkes birşeylerden şikayet eder ama 'değiştirebilme gücü' kendine geçtiğinde tek yapabildiği, gene bu sefer başkalarının kendisinden şikayet etmesini sağlamaktır. (Fakirler zengin olmak ister, emekçiler sermaye sahibi olmak ister; ama olunca da hiçbirşey değişmez, sadece kişiler yer değiştirmiştir, sistem/senaryo ve oyun aynı oyundur. Birinden alıp öbürüne vererek bu çözülemez. Kontrol ederek de çözülemez. Bu sadece bilinç gelişimiyle ilgilidir ve bu zorlanabilir bir şey değildir. Zorlamanın olduğu heryerde 'özgürlük' adına özgürlükler ayaklar altına alınır, 'cennet' adına 'cehennemler' yaratılır. Çünkü bilinç gelişimi 'zorlanabilir' birşey değildir. Hiçbirşey yapamazsınız. 'Yapmak'tan çok 'anlamak' gereklidir. Herkes anlarsa 'yapılacak' hiçbirşeye gerek kalmaz.)

En iyi yönetici, hiç var olmasa bile işlerin kesintisizce yürüdüğü yöneticidir. Yani en iyi yöneticinin aslında bir kişi bile olması gerekmez, o bir kurallar bütünü, işleyen sistemin kendisidir. Yani gene kendisini gereksizleştirmiştir.

İddia o ki, varoluştaki tüm sistemlerin nihai amacı kendini gereksizleştirmektir; sistemin içine gömmektir.


Yaşamda büyük bir zıtlık vardır. Ben buna akıl (tezahür etmemiş olan), ve beden (tezahür etmiş olanlar) zıtlığı diyorum.

Akıl daha akıllı olmak için bütünleşmek zorundadır, beden ise beden kalabilmek için ayrılmak ve parçalı olmak zorundadır. (Bildiğiniz herşey, tüm varlıklar 'bedenler'dir)

Akıl ve beden birbirinin zıttıdır. Aklın önerdiği bedene uymaz. Kendini gereksizleştirmek akıl için sistemle uyum içine girmek demekken, beden için yokolmak demektir. Aklın 'iyi ve doğru' diye önerdiği bedenin çıkarlarına terstir.

İyilik olarak yapılan şeyler genelde kötü görünür. Eksik olan tam, bütün olan belirsiz görünür. "Besle kargayı oysun gözünü", "İyilik yap at denize ..." gibi sözlerimiz vardır.

Genelde ürettiğimiz/amaç edindiğimiz niyetin tersi ile algılanırız. Birine iyilik yaparsınız, kendisini aşağıladığınızı düşünür ve sizden nefret eder ve kötü bir sonuç üretmiş olursunuz. Birine kötülük yaparsınız, o da sizden nefret eder ve size benzememek isteği yüzünden iyi olur. Yani başladığınız niyetin tersi ile sonuçlanmış olur ikisi de.

Sırf bu terslik yüzünden birine doğrudan yardım etmek imkansız hale gelir.

Nitelik ve nicelik arasındaki zıtlık da buradan doğar. "Niceliğin gücü (bedenin gücü), niteliğin gücünü (aklın gücünü) aşmamalıdır" Aştığı heryerde bir sapma ortaya çıkar.

Peki problem bu. Çözüm nedir? Bence varlıklar kendilerini 'beden' olarak gördükleri sürece bir çözüm yoktur. Çünkü bedenin hangi tarafı seçtiği bellidir. Veya-mantığı kullanır o. Bir beden ya buradadır ya orada. Aynı anda iki yerde olamaz. Oysa nesnesiz olan akıl, ve-mantığı kullanır. Düşünceler hem orada hem de buradadırlar. Giderek birleşip bütünleşerek kendi evrimlerini heryerde, eşzamanlı olarak sürdürmektedirler. Ve-mantığını kullanan akıl birleştirip, bütünleştirir, iki olanı bir yapar. Herbir ikinin (zıtlığın) bir yapılması herşeyi 'bir' yapar. Veya-mantığını kullanan beden ise böler ve parçalar. Her 'bir'in iki yapılması sonsuz bir parçalanmaya neden olur.

Thursday, 23 July 2009

Flashback

Dört gün önce 30 yılı geride bırakmıştım. Artık 18-20 yaşlarındaki kızlar için çekim merkezi olmaktan çıktığım bir yaş grubuna dahil oldum. Gerçi onların yaşındayken bile ilgi alanımda değillerdi ama yine de insan o grubu kaybetmiş olmanın verdiği tuhaflığı hissediyor. Yirmili yaşlarım geride kaldı ve bu süreç sanki biraz hızlı ilerledi gibi geliyor bana. On altı yaşında bir veled iken siktiğimin lig maçlarını şifreli ( tele on idi sanırım ) bir kanalda seyretme zarureti vardı tıpkı günümüzde olduğu gibi. Decoderi olan yerlere de giriş için +18 kuralı geçerliydi. O günlerde 18 yaşında olmaktan daha önemli hiç birşey yoktu benim için. On sekiz yaşına ulaşmam o kadar uzun sürdü ki ucunu göremediği bir tüneldeki yolculuğun kasvetini yaşadım çokça. Maç zamanlarında kahvehanenin önünde, penceresinden skoru öğrenebilmek için ezik ezik bakışlar attığımı, içten içe sahibine en okkalı küfürler ettiğimi hatırlıyorum. O kahveye girebilmek çok önemliydi, sadece maçı seyredebilmek için değil, dışlanmışlık, liyakatsizlik hissinden kurtulabilmek, dünyaya “ artık on sekiz yaşındayım ve siktiğimin yerinde maçı da seyredebilirim, meyhanede bira da içebilirim ve siz büyüklerin dünyasında fink atabilirim” haykırışını yapmaktı aynı zamanda. Ulan kalın kalın kitaplar , dergiler, cumhuriyet okuyor, kendimden 5 yaş büyük sevgili ediniyor, nerede nasıl davranmam gerektiğini biliyor, olgun davranışlar sergileyebiliyorken yaşım on sekiz altı diye adam yerine konmuyordum, neden lan ibneler?

Bir türlü gelmeyen 18. Yıl nihayet nüfus cüzdanımda sirayet ettiğinde , yıllar sanki bu anı bekliyormuş gibi bu sefer tam tersine hızla akmaya başladı : üniversite, master, askerlik, kariyer, yiyişmek , spor, yazmak, düşünmek..bugünlere gelindi. Elde ne var? Maddi olarak bir hiç. Manevi olarak ise kontrolsüz güç: piç!
En son çalıştığım yerde taşaklı bir makamım vardı. Hani şöyle bölüm müdürlerini toplantı masasına toplayabileceğim cinsten. Haftanın en az altı günü, sabah 8.00 akşam 22.00 , inanılmaz bir toplantı, telefon, sorun trafiği içinde çalışılan bir süreç. Resmi ve Dini tatilleri şehir ve ülke dışındaki fabrikaları ıslah etmek için fırsat bilirdik, normal çalışma günlerimizden çalınmasın diye. Herkesin tatil yaptığı bu zamanlarda benim keyif alanım sadece gittiğimiz yerlerdeki hotellerin havuz ve hamamları ile sınırlıydı. Aldığım para öyle bavullara sığmayacak cinsten değildi ama genç yaşta müdür olmuş, yalnız yaşayan, alkolü seven biri için tatminkar düzeydeydi. Grupta yedi fabrika var, aynı anda birçok proje yönetiyorsunuz, re-engineering gibi süreçleri yeniden yapılandırmak gibi meşakatli işlerin yanında bir de günlük planların denetimi, kontrolü, üretimde ve tedarikçilerde yaşanan sıkıntıları göğüslemek gibi rutinlerle uğraşmak eve gittiğimde de gece 01-02 sularına kadar çalışmamı gerektiriyordu. Çalışmaktan kaçınmam, işimi çok ciddiye alırım ama ya hayat? Ya diğerleri? Çalışma arkadaşlarınız, elemanlarınız, hedefler, sözler? Kendi yaşamımdaki diğerler: okumak, film seyretmek, kadınlar, pes, dostlar, seyahat, tembellik? Fikir ayrılıkları sebebiyle istifa ettim. Patronum, sağolsun, beni kararımdan vazgeçirmek için Moldovia’daki veya İngiltere’deki fabrikalardan birine göndermeyi bile teklif etti. Buna kariyerde “vites küçültme” ama insanlıkta “ git kafanı bi dağıt “ denir. Adam benim çok ciddi olduğumu görünce : “ bazen evliliklerde ayrılmak daha iyi olabilir, şimdi ayrılıyoruz ama bu ileride tekrar birlikte çalışmayacağımız anlamına gelmiyor” demişti. Kendisi İngiltere’de büyümüş 40 lı yaşlarında başarılı genç bir adam. Sözün gelişi değil, gerçekten severim onu. Sözün kısası işi bıraktım ve tıpkı eski sevgililerime dönmediğim gibi eski işime de döneceğimi sanmıyorum. 6 yıllık özel sektör kariyeri sonrasında üniversitede hoca olalım bari dedik. Başka bi bok gelmez çünkü elimden. Bakalım birkaç üniversiteye başvurucaz doktora muhabbeti için. Nerden çıktı bu yazıyı yazmak derseniz, sizlerin yüzünden a.q ! Neye karar verdin, başladın mı yeni bir işe, ne yapıyorsun tüm gün evde ? bla bla bla …akrabalarım, anne-babam, ağabeylerim, komşularım, arkadaşlarım kafamı sikiyorsunuz sadece. “ N’olcak oğlum bu böyle? Yaşın gidiyor, evlenmiyorsun, asiliğinden ödün vermiyorsun, bi baltaya sap olmuyorsun ( paralarımı ve konforumu paylaşırken her şey iyiydi a.q )…hayır , sana acıyoruz, mutlu olmanı istiyoruz..” bi siktirin gidin lan !!! Sizin salak oyuncaklarınızla mutlu olabileceğimi düşündüren ne lan size? A.Q yerinde sen evlisin diye, yediğin boku sürüye bakarak meşrulaştırma işine ne zaman son vereceksiniz? Madem beni seviyorsunuz, mutlu olmamı istiyor, mutlu etmek istiyorsunuz lafazanlığı, ucuz kahramanlığı bırakın be…mutlu mu etmek istiyorsun ? sen , kızım, ver bi kere; sen abi aç bi rakı çağır kardeşini sohbete. Anne evlilikten ve değerlerden söz etme. Lanet olası komşular “ işe başladın mı “ diye sormayın. Kardeşim, benden habersiz cv mi veya yazımı bir yerlere gönder, sürpriz olsun. Arkadaşım, sikik sikik ekonomi, siyaset, kpss geyiği yapacağına çadırları alıp ormana kampa gidelim. Hey sen, en iyi dostum! Ananın babanın o sikik, kokuşmuş, çarpık kişilik kusmuklarına maruz kalacağına tüm olumsuzluklara rağmen “ sikerim evinizi de sizi de” deyip vur kapıyı çek git yeni bir hayata. Sevgilim, hiçbir zaman senin istediğin gibi biri olmayacağım, kuşbeyinli kafanda yarattığın biri değilim ben; romandaki adamı istiyorsan siktir git hayatımdan ve romanın en güzel sayfasını yırtıp kukuna sok!!! Hafız , senin de a.q. Hoparlörün sesini kıs biraz!

Sınavlar da bitti napıyorum boş zamanlarımda? Hiçbir dönemde kafelere, diskolara, alışveriş merkezlerine giderek mutlu olan bir tip değildim zaten. Normal değilim diyorum size. Resim albümüm bile yok be! Param yok, zaten hep problemliydi aramız. Cebimde durmamakta ısrar ediyor. Olsaydı dünyayı gezerdim, fersah fersah. Arabam, evim, param yok. Sikimde mi? Değil! Bu dünya için, ülken için, insanlar için ne yaptın diyen ucubeler olacaktır. Çünkü bu hepimize yüklenmiş bir misyon; gece yatağa uzandığımızda üç soru sorulması gerek : 1-Tanrı için ne yaptın? 2- Kendin için ne yaptın? 3- İnsanlar için ne yaptın? Hazır soruları sormuşken hemen cevaplarını vereyim : 1- Tanımıyorum. 2- Kendimi becerdim. 3- Sedef ve Ayla yı becerdim. Daha çok insanı mutlu etmek isterdim ama alet otomatik değil doldurmalı.

Mesela bugün ne yaptım : Germinal-Zola, İnsanca Pek İnsanca-Nietzsche, Ezilenler-Dostoyevski ve Oscar Wilde-Dorian Gray’in Portresi’nden parçalar okudum. Zeliş’le konuştum. Latter Days ve Earhtlings izledim. Birkaç blogdan birçok yazı okudum. E-mule’me yeni filmler, kitaplar yükledim. Jasmyn ile tartıştım. Dedim ki : “keep fingering yourself!”. İki bira içtim. Beş km’ den fazla koştum. Düşündüm. Ian Curtis ve Jeff Buckley dinledim. Sadece akşam yemeği yedim. Osurdum ama bunu kimse bilmiyor. Soyundum. Kırklı yaşlarda da göbekli olacağımı sanmıyorum. Canım seks istedi ama yapacak partnerim yoktu. Bu duruma rağmen evliliğe ve paralı sekse hayır! Nihal ile konuştum, hastanedeymiş 2-3 gündür(hayırsız olduğum için bana kaynadı). Şimdi durumu iyi, geçmiş olsun. Şimdi de bu yazıyı yazıyorum saat 00.15. Tüm gün evde ne yaptığımla ilgili aldın mı cevabını? Vaktini bir bölümünü Akmerkez’de, diğer bölümünü sergide geçiriyorsun diye daha anlamlı ve doyurucu bir yaşamın mı var? Yoksa şu muhteşem kelime mi : “sosyalleşmek”. Tamam, varım. Grup seks yapalım mı? Sen , Acıbadem’de çalışan doktor hatun, birkaç ay önce suratına boşaldığımda , külahtan damlayan dondurmayı yalar gibi gözlerime bakarken hangi statüyü, değeri, edebi güdüyordun? Bakanlarımız bu işi de mi protokollere göre yapıyor?

Burası benim blogum. Yazdıklarımı beğenmeyen ister eleştirisini yapar ister sayfayı kapatır, bu kadar basit. Eski çalışma arkadaşlarım “ aa Nik beyin bu yönünü hiç bilmiyordum” diye aptalca hayretlere kapılmayın. Ona bakarsanız aletimin boyutunu da bilmiyorsunuz. Burada küfrettiğim gibi, yazdığım gibi iş yerinde de mi aynı tarzda davranış sergilemem gerekir tutarlılık adına? Maskelerimizi beş dakikalığına sikip atalım. Toplumda envai çeşit maskeler giyiyor, giydiriyoruz zaten. İzin verin de burada, kendi alanımda sansürsüz ve maskesiz olayım. Siz de olun. Beni eleştirin ama laf giydirmenizi hiç önermem çünkü bu işin piri olsanız bile altta kalmam, bilesiniz. Entelim, dantelim, çok okurum, çok bilirim havalarında değilim. Aptallara ok. Olmalı. Ama aptal olup da kendini bi sikim sanan bacı ve hacı lara tahammülüm yok. Aptallığın sınırını kim belirler mi diyorsun? Elbette aptallığın. Aptal isen aptallığını havlayarak örtemezsin.

Üniversitedeyken üretim hocam tahtada iyi olduğumu, konuları iyi anlattığımı söylerdi. “ Bu sınıftan iyi lojistikçiler, planlamacılar, pazarlamacılar, sistemciler, süreç mühendisleri vs. çıkacak ama içinizden bir tek Nik iyi bir yönetici veya teknik adam olacak” derdi. Blogumu okusa aynı düşünceleri bugün de taşır mıydı? Belki de birçok sığ insan gibi bu uslübu, dili yakıştıramazdı bana. Ya da belki gurur duyardı söyleyemediklerini söyleyebildiğim için. Ben üniversitede bir profesör olsam bunları yazabilir miydim açık kimliğimle? Bilmiyorum. Aklıma gelen Neyzen Tevfik, Nihat Genç örnekleri var.

Kişisel blogları okumayı seviyorum. Avagadro sayısından çok daha fazla şeyler kattıkları ortada. Farklı beyinlerin düşüncelerini , tezlerini okuyup kendi düşüncelerimi sağlamlaştırmayı veya temelsiz olanları elemeyi seviyorum. Obsesif, eleştirel, patlayıcı, şizofrenik ve maskesiz yazılar ilgimi çekiyor. Etrafta o kadar çok ahlak bekçisi, kültür elçisi, düzgün insan var ki farkı görebilmek için turnusol kağıdına ihtiyaç duyarsınız. Genç kızlık zamanlarımızda envai adamlara blowjob yapmışızdır ama bunun kızımıza yaptırılması düşüncesine katlanamayız. Birçok hatunu becermişizdir ama kendi kızımızın becerileceği gerçeğini görmezlikten geliriz.
Yaratıcı bir tip değilim, daha çok eleştirel yazılar yazıyorum. Birşeyden tilt olmam gerekiyor ki yazayım. Blog dünyası şöhretleriyle de haşir neşir değilim. Friendfeed (birazdan üye olup, bakıcam), twitter da kullanmıyorum. Hani birileri çıkıp, “Nik şu konuda yazsana” dese, konu verilince belki hergün yazabilirim. O kadar yaratıcılıktan yoksun bi kazmayım yani. Yeni bir bira açıp Ronaldo’nun maçını seyredeyim.

Tuesday, 21 July 2009

Neyzen Tadında

Biz ki babalarını çarmıha gerenlerin "oğulları" olarak...
Analarımızı becermiş olmanın yüz-akıyla yıkıp geldik tüm z-amanları...
Diye "şiirlenmek" isterdi ya gönül...
O da yaktı artık geçtiği köprüyü...
Ve aktı "hiçliğin" deryasına...

Nedir ki "şiir" dediğiniz?
Yarım-yamalak entellektüellerin..
Uyuz-uyuz mırı(a)ldanmaları...
Duygu denilen pezevenklerinin...
Ortalığa -coşu-hüzün ağırlıklı melankoli pazarlaması...
Ve "hüzün-şehvetiyle" sarhoş olanların o büyük "aldanışı"...

Nedir ki şiir dediğiniz?
Hem nasıl olur da "sıçan" aynı zamanda şiir yazar...
Nasıl yan-yana gelir bu ikisi?
Ne o ezberiniz-kutsalınız zeval mı gördü?
Yoksa siz o "işi" duygularınızla mı yaparsınız?


Böyle de şiir olmaz mı?

Monday, 20 July 2009

Uygur(suzlaşan) Uygarlık

"Uygur türklerinin gösterisi ölümle sonuçlandı. Çin polisi sert müdahale etti. Bin 500 kişi gözaltına alındı. Olayların sorumlusu olanlar da kurşuna dizildi.

Kanal D'nin özel haberine göre, geçen ay bir fabrikada Çinlilere Uygur Türkleri arasında çıkan kavganın ateşlediği olaylar sokağa taştı.

Uygur Türkleri kavgada ölenlerle ilgi soruşturma açılmasını talep etti. Ama Çin hükümeti olayı örtbas etmek isteyince, Urumçi karıştı.

Günler süren olaylar sonrasında Çin yönetimi Urumçi'ye asker takviye etti. Urumçi'de ev ev baskınlar yapıldı, Uygur Türkleri gözaltına alındı. Çin hükümeti olayların sorumlularının idam edileceğini açıkladı.

Ve o kararını önceki gün uyguladı. Tam 196 Uygur Türk'ü kurşuna dizildi.

Uygur Türkleri'nin nerede idam edildiği bilinmiyor. Cenazelerinin ailelerine verilip verilmediği de belli değil. Bilinmeyen sadece o değil. 600'den fazla kişiden de haber alınamıyor.

Çin yönetimi olayları kanlı şekilde bastırdı. Tam 196 Uygur Türkünü de idam etti. Adeta dünyaya meydan okudu."


Yaklaşık 4 aydır televizyonu hiç açmayan biri olarak, haberleri gazete ve internetten takip ediyorum. Birkaç saat önce doğum günü ile ilgili geyik yazısını yayınladıktan sonra, az önce, yukarıda Hürriyet gazetesinden alıntıladığım dehşet uyandırıcı yazıya rastlamak bende tam bir şok etkisi yarattı. Dünya barışı, topyekün terör-ırkçılık-açlık mücadelesi (!) veren günümüz dünyasında bu durumla karşılaşmak ...196 insan kurşuna diziliyor. Binlerce insan göz altına alınıyor, kayıplar had safhada...çinli olmayanların can güvenliği yok! En dehşet verici yanı da kıyım işini devletin kolluk güçlerinin gerçekleştiriyor olması. Bize Apo'yu idam etmememizi dikte eden Batı medeniyeti bu vahşet karşısında nasıl bir tavır takınacak çok merak ediyorum. Gerçi teamül ortadadır, siyasi tavır takınmaktan öte pek gidilmez ne de olsa ülke menfaatleri ( ticari ) söz konusudur!!! Doğrusu ülkemin hükümeti tarafından Çin'de yaşanan bu kıyım ile ilgili ortalama siyasi nutuklar dışında omurgalı ultimatomlar görmüş de değilim. Onlar kafalarını kendi yarattıkları sanal olaylara gömmüş olup, ergenekonculuk oynamaya devam etmekteler.(Ergenekon gel bana kon) Anamızı beceren bu iktidar-sermaye ittifakı gücünü halktan almaya devam ediyor. Bu ikide bir ağlayan, kükreyen, mızmızlanan ulema zümresinin dümeninde seyrettiğimiz gemiden, buz dağını ancak ona çarptığımızda fark edeceğimiz aşikardır. Siyasetin ve savaşın olduğu her yerde pisliğin, çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun, adaletsizliğin olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Siz ey halk yığınları! Bu boktan dünyaya çükünüz ve egonuz uğruna çocuklar getirirken beyninizdeki tek bir nöronu bile yormuyorsunuz, etrafınızda olanları fanatik kuş beyinli taraftarların maç seyretmesi gibi seyrediyorsunuz, işiniz ve eviniz arasındaki ring hattında seyredilen nebati yaşamlarınıza çomak sokulmadığı sürece kahramanlık da yapmıyorsunuz...

Siktiğimin insanlığı çoktan çığrından çıktı...fakat biz bunu ancak birileri öldürüldüğünde fark ediyoruz. Oysa hergün öldürülüyoruz: akrabalarımız, ailelerimiz, kendimiz, iş verenler, sokaktakiler ...herkes cinneti yaşıyor. Kıçımıza sokulan yaldızlı değerlerimiz anlamını çoktan kaybettiği halde hala polyannacılık oynayanların çokluğu beni hayrete düşürüyor. Dünyada bi Einstein, Nietzsche çoğunluğu olabileceğini zaten düşünmüyorum da..

Yazıyı Neyzen Tevfik ile bitirelim.

Âlemin bağ-zârını s.keyim
Sünbül ü verd ü nârını s.keyim
Andelib-i nizârını s.keyim
Hâsılı nev-baharını s.keyim !

Bana yoktur lüzumu gülşeninin,
Şeb-i tarîk ü rûz-ı rûşeninin
Ne gulâmının ne de zenninin
Hepsinin tâ mezarını s.keyim !

Ağlamam ben, ben erkeğim erkek,
Hayli güçtür bana cefâ etmek,
Minnet etmem bu ömre de felek,
Atını al, tımarını s.keyim !

Güççedir bu fakiri aldatmak,
Yüzdürüp sonra kündeden atmak,
Gözünü aç da sen bana bir bak,
Ben senin i'tibarını s.keyim !

Saki-i mâh-rûyına s.çayım,
Gülünün reng ü bûyuna s.çayım,
Mutrîbin hâyâ-hûyuna s.çayım,
Sâgar-ı neşvedârını s.keyim !

Yok sâfâsı hezâr-ı dem-gerinin,
Gül-sitanda şükûfe-i terinin,
Bezm-i sahbâ-yı rûh-perverinin
Neşvesiyle hümârını s.keyim !

Feleğin uğradımsa vartasına,
Sıçayım ağzının ta ortasına,
Bunu yazsın cihan da hartasına,
Kıta'at ü bihârını s.keyim


Sizden bi farkım yok. Biraz sonra yatağıma uzanıp mışıl mışıl uyuyacağım. Tepkim sadece yazımda kalacak..